Yaşsız Zaman - Kendi Etnolojini Yapmak

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

"Kısacası, en derinde bana ait olan, zaman içerisinde beni ölüme, kendi ölümüme yaklaştıran ilerleyişimin derecesi kayıt altına alınmış, çerçevelenmiş, düzenlemelere, özel izinlere, istisnalara tabi tutulmuştur. Eğer yaşımsam ve sadece yaşımdan ibaretsem, özümde, herkesin tanıdığı kurallar tarafından sıkıca belirlenmiş, sosyal ve kültürel bir varlığımdır. Fakat bu kurallar yığını beni gerçekten ilgilendirir mi? Ben gerçekten yirmi bir yaşıma geldiğimde reşit oldum mu? Bu dönüşüm şimdilerde benimkinden üç yıl önce mi gerçekleşiyor? Emekli olunca başka biri mi oldum? Altmış beş, yetmiş ya da seksen yaşımdan sonra söyleyecek bir şeyim kalmadı mı? Bu bir özgürlük meselesidir ve uzayan yaşam süresi daha çok kişiyi çemberin dışına atabilir."

Fransız düşünür Marc Augé’den yaşam, yaşlanma ve kendini tanıma üzerine bilgece bir kitap: Yaşsız Zaman.

Augé, yaşam koçluğu ve kişisel gelişim teorileriyle boğulmuş çağımızda, her türlü kurtarıcı ideolojiden uzakta, adeta okurla sohbet edercesine, kediler ve kitaplarla birlikte olgunluğun yollarını arşınlıyor.

İlk kedimi Marly Ormanı’nda bulmuştuk. Uzun süre önce terk edilmişti, çok açtı ve bize yalvaran gözlerle bakıyordu. Onu almadan eve dönmemize izin verecek gibi değildi. Ben de onu orada bırakmaktan yana değildim. Annem ve babam sonunda ikna oldular. Tek çocuktum. On yaşındaydım. Beraber büyüyecektik, elbette o benden daha hızlı büyüyecekti.

Bu küçük dişi kedinin sağlam bir karakteri ve güçlü tırnakları vardı, özellikle ona, sanki bir sirk hayvanıymış gibi numaralar öğretmeye kalkıştığımda tırnaklarını kullanmaktan çekinmezdi. Kollarım yara bere olurdu ama salondaki kadife koltuklar daha çok zarar görürdü. Annemin tüm çabalarına rağmen koltuklara çizikler atmadan duramazdı.

Ben büyüdüm; görünüşü pek değişmese de kedim yaşlandı. Daha sakin oldu, bazen kendimi kandırarak artık ben ona sataşmıyorum da ondan sakinledi derdim. Ellerim, kollarım kan içinde değildi artık ve daha az oyun oynar olduk ama ilişkimiz daha sakin oldu, birbirimizi daha çok seyreder olduk. Mahvettiği koltuklardan birinin tepesinden bakarak ortama hâkim olmayı severdi. Gençken, zorlanmadan zarif bir sıçrayışla en çok beğendiği noktaya ulaşırdı. Koltukta kalmayı yeğlediği zamanlar da olurdu. Dengesini hiç kaybetmeden, patilerini bir bilge gibi katlayarak koltuğun arkalığının en sivri köşesinde yatar, yattığı yerden sanki aynısını yapmam için meydan okur gibi sakince bana bakardı. Bu şaşırtıcı gösterisi karşısında, en azından benim izlenimim buydu, başarısız bir hayvan terbiyecisi olduğuma hayıflanırdım. Kendi kendine zorluk çıkarırdı. Kaslarını iyice gerip tepeye sabitlenerek baktığını, yüksekliği tarttığını ve koltuktan yardım almadan en tepeye sıçrayabileceğini görüyordum. Sonra, yıllar geçtikçe yavaş yavaş gücü azaldı. İlk önce büfeden vazgeçti, sonra koltuğun tepesinden. Saatlerce koltukta yatmaya razı oldu, yerine sadıktı ama bir kat aşağıdaydı artık. En sonunda da emeklilik köşesi olan koltuğa bile çıkmakta zorlandı.

Onu birkaç defa büfenin üstüne koyarak yardımcı olmaya çalıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse yardımıma gücenmedi ama bana afallamış ve bir an önce aşağıya inme telaşında gibi göründü. Artık orası onun yeri değildi. Densizlik ettiğimi, yaşama zevkine, daha doğrusu yaşama bilgisine yanlış yaptığımı anlamıştım ve kendime bunun için kızdım. Huyu suyu ölene kadar aynı kaldı. Güneş ışığından zevk alır, kışları radyatöre yanaşır, bahar geldiğinde güvercinlerin ilk kuğurdamasına kulak kabartırdı. Gösterdiğimiz şefkati onu küçüklüğünden beri çekici yapan her zamanki umursamazlığıyla kabul ederdi.

Mounette’in (özgün bir isim bulmaya aşırı çaba harcamadan verdiğimiz bir isimdi bu) bir kedi olarak uzun bir ömrü oldu ve benim ölmesinden biraz önce ayrıldığım ailemin evinde on beş yaşında hayata veda etti.

Evcil hayvan sahipleri hayvanlarına akıl ve gönül özellikleri verirler. Hayvanlarının sadık, vefalı, candan hatta akıllı olduğuna karar kılarlar. Bu nitelemeler, evcil hayvanlar ve insanlar arasındaki ilişkide karşılıklı olarak nevrotik bir şeyler olduğunu açığa vurur vurmasına ama genelde hayvanların insanlara uygulanan sosyal baskılara maruz kalmadığını da gösterir. Ne kadar evcilleştirilmiş olsalar da, hayvanların doğal olan bazı özelliklere kendiliğinden sahip olduğu düşünülür. Yanlış anlaşılmayayım; burada kedimin bir bilge olduğunu iddia ediyor değilim. Kedilerin psikolojisini incelemiyorum. Sadece gördüğümden böyle bir şeyin söz konusu olabileceği fikrine kapıldım.

Sonraları iki kedim daha oldu. Ayrılmalarının zor olduğunu en başından hissettiğim bir çiftti. Alışkanlık insanlarda olduğu gibi hayvanların da ilişkilerinin çimentosuymuş besbelli. Bu iki kedi küçükken sürekli çekişirdi, durmak bilmez oyunları hızlıca kavgaya dönerdi. Zaten ikisi de bağımsızlığına düşkündü ve köydeyken her biri kendi yoluna gider ama her akşam birbirlerini buluverirlerdi; yan yana, gözleri yarı kapalı, suç ortağı gibi yatarlardı. Beraber yaşlandılar ve birisi ölünce diğeri özel olarak duygusallaşmadı. Aynı yerde yalnız başına yatmaya devam etti ama birkaç gün sonra o da öldü.

Kedi insan için bir metafor değil, ama zaman ile, yaşı hesaba katmamayı başaran bir ilişkinin sembolü olabilir. Zamanın içindeyizdir, bazı anların tadını çıkarır, kendimizi zamana yansıtır, onu yeniden icat eder, onunla oynarız. Zamanın kıymetini bilir, acele etmeyiz ya da geçip gitmesine izin veririz. Hayal gücümüzün hammaddesi zamandır. Yaş ise, geçen günlerin titizce hesaplanması, yılların sadece birbirine eklenmesidir ve biriken miktar dile getirildiğinde bizi şaşkınlığa düşürür.

Yaş, her birimizi, en azından Batı’da, emin olduğumuz bir doğum tarihi ile genelde farklı olmasını dilediğimiz bir ölüm tarihi arasına sıkıştırır. Zaman bir özgürlük; yaş ise bir sıkıntı, bir zorlamadır. Kediler böyle bir baskıyı bilmez görünür.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.