Yalıda Sabah

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Yalıda Sabah, Küçük Harfli Mutluluklar, Karşılıklı, Şeytan Tüyü, Sonsuza Kalmak, Neden Sonra, Yaprak Ne Canlı Yeşil adlı öykülerden oluşan Haldun Taner’in son öykü kitabı “Yalıda Sabah” 1983’te Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü. Taner’in öyküleri MEB 100 Temel Eser kapsamında genç okurlarla buluşuyor.

“1945’ten bu yana bütün yaşadıklarımızı, yanlışıyla, doğrusuyla, bütün davranışlarımızın ince alaylı bir dille hikâyesini okumak isteyenlere verilecek tek ad Haldun Taner’dir.” (Doğan Hızlan)

“Derinlik, incelik ve kurgu işçiliği kadar, gözlem ve ayrıntı çeşitliliği yönünden de zengindir Taner öyküsü. Dili ve biçimi klasik sayılabilir, dünyaya bakışı ve yorumları hep çağcıldır.” (Füsun Akatlı)

İn cin uyanmadan denizin üstü de boş gibidir. Bir gece balıkçılı ya da erkenci iki martı sezilir alacakaranlıkta. Amaçsız, kararsız oraya buraya süzülürler. İşgüzar işgüzar kanat çırparken birden durulur, suya konarlar. Ben onları maçtan önce ısınmaya çıkmış çurçur  yedek oyunculara benzetirim. Asıl maç çok sonra başlayacak. Kocaman gövdesi ve iri kanatları ile bir kaşıkçı kuşu çok yükseklerde tur atıyor. Uzakta bir takanın patpatı. Kıyıda böcek gagalayan bir deniz kırlangıcı. Çöpleri eşeleyen uyuz bir köpek. Kara kuşları bu saatte henüz uyku sersemidirler. Kargaların gece tüneği kahvenin yanındaki çınar. Bu çınarın Bizans’tan kaldığı söyleniyor. Kırlangıçlar daha çok sahildeki apartmanların bacalarında, pencere pervazlarında barınıyorlar. Karacılar içinde ilk uyanan yine serçeler. Balkonda onlar için geceden doğradığım ekmekleri didikliyorlar. Kaşıkçıkuşu bir planör gibi iniş yaptı suya. Çevresine bakmıyor.

Sabahın bu ilk saatleri benim saltanatım. Kırk elli dakika da sürse, bu krallığımın her anını yudum yudum tadarım. Böyle bir tiryakiliğimiz var, yaz kış yataktan beşte fırlamak gerek, sabahı herkesten önce yakalamak için. Ama mahallenin en erkencisi olmak övüncünü benden kapan biri var: Kahveci Rıza Efendi. Ömrü billah güneşi üzerine doğdurmamış olmakla övünüyor. Helal olsun. Denizin kişiliği bir başkadır bu saatte. Kokular başkadır, renkler başkadır, hele sesler bambaşka. Kokularda tazelik vardır, yıpranmamışlık, koklanmamışlık, rayihasını ilk size teslim ediyormuşluk vardır. Renkler gerçi henüz uçuk, belirsiz ve siliktirler ama şekilleri muhayyilesi ile tamamlamak yaratıcılığını verdiği için çoğu kimse pastel tonları yeğlemez mi? Seslere gelince, asıl şaşırtıcı olan seslerdir. Sabahın ilk saatlerindeki sesler, insanlığın ilk günlerindeki, ilk insanın, ilk algıladığı seslere benzerler. Yepyeni, taptaze, ürpertici, merak uyandırıcı.

Takanın uzaklaşan patpatı, ayakları ile suyu dövüp ürküttüğü balığı gagası ile havalandıran beyaz pelikanın kanat çırpışı, uzakta bir horozun ilk ötüşü. Hepsi mat, hepsi surdinli,  pastel ve asil. Alın tokmağı vurulan davula, sabahın ilk saatlerinde sesi başka çıkar. Rutubet derisini gevşettiğinden mi? Hayır. Sizin kulak zarınız henüz günün hoyrat gürültüleri ile bekâretini yitirmediğinden. Gün ışıyor artık.

Sabahın ilk saatlerinin suskunluğunu müzikle bile bozmaya kıymamalı. Susmalı, sadece susmalı ve dinlemelidir. Sabah saatlerinin suskunluğu sadece içilmek içindir. İçe sindirilmek için. Bir yere geç kalmış gibi siyah bordürlü kanatlarıyla telaşlı telaşlı çırpınan, sinirli bir deniz saksağanı sürüsü geçti Moda’ya doğru. İki klakson sesi, durgunluğu iki yerinden bıçakladı. İlkokul çocuklarını toparlamaya gelen minibüsün şoförü bekletilmekten hoşlanmaz. Bunu bilen bücürler o gelmeden, sırtlarında çantaları, ellerinde sefertasları, anaları tarafından çoktan kaldırıma bırakılmışlardır. Bu beklenip de hâlâ görünürde olmayan, eczacı beyin Dombadiz 4torunu. Her sabah böyledir. Davranamıyor işte, ne yapsın. Erkencilerden şimdi çekeceği var arabada. Üstünlüğünün tadını çıkarmak o yaştan, hatta daha küçükten başlıyor.

Martılar birer ikişer toplaşıyorlar. Yaşam maçı birazdan başlayacak denizin üstünde. Hava üstü milleti ile su altı tayfası arasında. İşte, mihalcık kuşları da daldı aralarına. Biraz açıkta dört karabatak dala çıka eğleşiyorlar. Etraf birden şamataya boğuldu. Martılar, acı çığlıklar atarak birbirlerinin ağzından balık kapıyorlar. Çınarın tepesinden, zakkum ağacının dallarından ve telgraf tellerinden, aşağıdaki bu panayırı ukalaca seyreden kargalar var. Neden ukalaca? Her “tepeden bakış”ın içinde bir ukalalık vardır da ondan. Kaldı ki kargaların ukalalığını yadırgamamalı. Bilimsel testler karganın attan daha zeki olduğunu saptayalı hanidir. Tam bu sırada bir helikopter geçti üzerimizden. Florya’daki Cumhurbaşkanı Köşkü’ne kurye götürüyor olacak. Çok önemli ödevine uygun düşen kalın homurtusuna karşın bizimkiler öyle kıyasıya bir gırtlak derdine düşmüşler ki, o an tepelerindeki kanadı fırıldaklı bu iri ve acayip kuşa aldırmadılar bile. Bu semtin yabancısı bir iki balıkçıl tedirgin olup havalanacak oldu ama baktılar ki öbür kodamanlar oralı değil, geri döndüler. Kodamanlar, yerliler alışık helikoptere. Biliyorlar ki, onun yaşam alanı ayrı, kendilerininki ayrı. Başka bir dalga uzunluğunda, başka dalgalar peşinde bir iri kuştur o. Ne hali varsa görsün. Varsın vatanı kurtarsın. Önemli olan şu anda midelerinin feryadını dindirmektir. Değil helikopter, üstlerinden bombardıman filosu geçse bile umursamayacaklardır. Bu gürültülü kahvaltı faslı bitip de keyifleri gelince martıların oyun hevesi uyanır. Bu oyuna “kaya kapmaca” oyunu diyebiliriz. Bizim orda üç kaya var: Biri hayli açıkta, öbür ikisi onun çok gerisinde, sığda ve yan yana... Her birinin üstüne ancak bir martı sığar. Bu kayalardan en kapışılanı nedense o açıkta olanıdır. Bu kayalar met ve cezire göre ya gözden kaybolurlar, ya açıkta olanıdır. Bu kayalar met ve cezire göre ya gözden kaybolurlar, ya açıkça ortaya çıkarlar. Martılardan biri o açıktaki kayayı kapmak, üstüne binmek için seğirtir. Hepsi birden onun peşinde kayaya yönelirler. Aralarında çığlık çığlığa bir kapışmadır başlar. Kaya ilk kapanındır. O, onu kapıncaya kadar engellemek, gagalamak, itip düşürmek mubahtır. Ama kayaya çıktıktan sonra artık dokunulamaz. “Erken gelen oturur” kuralını siz sade insan toplumlarında mı geçerli sanıyordunuz? İlk konanın öncelik hakkına, martıların bu oyununda da uyulur. Bildiğim, hiçbir martı bu kuralı bozmuyor. Kimse artık o kayanın keyfini süren martıyı izaç etmiyor.  Boşta kalınca belki kızgın, belki şaşkın ve üzgün, bilemem, kuş olmadım ki bileyim, belki de hevesi kursağında kalmışların öfkesiyle, kanada kuvvet o martının tepesinde tur atmaya başlıyorlar. Bu söylediğim martılar, ya hep ya hiçe oynayan ihtiraslı martılardır. Amaçları o en güzel kayadır. Onu kaptırınca, evet ancak onu kaptırınca, kıyıdaki öbür ikinci sınıf kayalara konmak için depara geçerler.  Ama kanaatkâr martılar, akıllı, temkinli martılar daha ilk kapışmada en güzel kapanın kendilerinin olamayacağını sezip, hiç değilse bu kayaları elden kaçırmamak için usulca gelip onlara çöreklenmişlerdir. En güzel kayanın kapılmasından boş dönenler, öbür kayalara yöneldikleri zaman orda da ayaza kalırlar. Ondan sonra üç kayanın tepesinde dön baba dön. Belki biri bıkar, doyar, havalanır da, havalanmaya karar verince yerine ilk atlayan ben olayım diye. O kayaya binmenin zevki nedir, nerden gelir, bilemem. Yazın bir derece anlıyorum da, dışarıda rüzgâr sulu karı savururken, karayel kıyılarda ıslıklar çalarken, üstelik de su karadan daha ılık iken, kayanın üstünde sırtını karayelin ayazına vermenin âlemi nedir, kestiremiyorum. Ama herhalde tamah edilecek bir yanı olması gerekir. Orayı kapanın keyfine sınır yoktur. O yana döner, bu yana döner, gagası ile sırtını, kuyruğunu sıvazlar, karinasını şişirip kurulur. Belki hem durup, hem akan suların karşısında gidiyor duygusuna kapılmak hoşuna gitmektedir. Belki de sadece başkalarının gıpta ettiği bir yerde olmanın böbürünü tatmaktadır. Bilemem dedim ya, hiç kuş olmadım.

Kara kuşları denize inemez, anladık ama kayalara neden konmaz, neden bu kayaların tekeli yalnız martılarda, nadiren de karabatak ve balıkçıl kuşlarında, neden bir zekâ testi şampiyonu karga ya da bir kırlangıç oranın keyfini denemeyi akıl etmez? Bu ilke hangi meydan savaşından sonra varılmış bir antlaşmadan kalmadır? Yoksa sadece bir “gentleman agreement” midir? Diyeceksiniz ki karalar nasıl kara kuşlarının ise, denizler de bahriyelilerindir. Peki, o zaman martıların, mihalcıkların, deniz saksağanlarının, telefon tellerinde işi ne? Kırlangıçlar, dini bütün güvercinler bu işe neden hiç itiraz etmezler? Bu açıkgözlüğe ve şımarıklığa karşı koymazlar? Güneş artık burdayım demiştir. Oturduğum masadan sahil görünmez. Çöplük halindeki yamaç da görünmez. Yalının önünden geçen sahil yolu görünmez. Bağdat Kapı Kethüdası Veliyüddin Paşa’nın eski lebiderya yalısının yıkılmasından sonra selamlıkla ana yalıyı ikiye bölen sahil yolunun kıyı tarafında kalan kameriye kalıntısı bile görünmez. Denizden başka bir şey görünmez. Bu deniz de sabahın sisi içinde engin, sınırsız bir deniz gibi görünür. Güneşin çıkmasıyla kıyılar “manzara-i umumiye” içinde yerlerini alıverir.

Yassıada, Kınalı, Burgaz ve öbürleri sözbirliği etmişlercesine, ne sihirdir ne keramet, sanki birden suyun içinden çıkıverirler. Ve böylece Marmara’nın kısa süren bu açık deniz numarasına son verirler. Arka fonda Samandağları siluetini sergiler. Hatta bazen güz lodoslarında beyaz karları ile Uludağ bile arkadan başını uzatır. Okullu kızlar cıvıl cıvıl bizim sokağın ucundaki liselerine doğru geçmeye başladılar. Sabahın bu erken saatinde birbirlerine anlatacak ne çok da şeyleri vardır yarabbim. Durmadan konuşuyorlar. Sanırım çoğu, evden, ana babalarından yakınır. Belki de, olur olmaz alınganlıkları dile getiriyorlardır. Önde asker adımı gibi hızlı hızlı yürüyen, hiç yüzü gülmeyen, gözlüklü ve sivilceli biri var, yalnız gidiyor. Daha arkada kameriyenin yıkık duvarına çantasına dayayıp okul ödevinde son bir rötuş yapan kalın bacaklı, kısa boylu bir başkası... Bunlar yarının kadın hakları savunucuları, acar avukatları, öğretmenleri, yargıçları olacak soydandırlar. Olacak buzağı ... çocukluğundan belli olur. Öbürküler, daha çok laf olsun diye, başkalarından aşağı kalmayalım diye, diploma peşine düşmüş, iyi kötü bir evlilik yapınca her işi yüzüstü bırakacak cinstendir. Haydi, bilemediniz, bir iş bulup kocalarına, “İşte ben de hayatımı kazanıyorum” takazasına yatırım yapmaktadırlar. Arkadan acele acele kazulet gibi bir öğrenci ile yanında inadına süt çalığı, yerden bitme, kavruk bir kız gidiyor. Bunlar hep, birlikte gidip birlikte gelirler. Dostluk boy uyumu dinler mi? Bir de yine ufak tefek ama daha şimdiden elektriği öbürkülerden başka, yırtıkça bir kız var içlerinde. Her sabah dişi kedi gibi peşinde üç beş erkek çocuk sürükler. Onlar laf atarlar, o bu lafların altında kalmaz. Bazen gülümser, berikiler yılışır. Bazen durur, döner, avaz avaz bağırır, azarlar. Onları geriye püskürtür. Bir âlemdir bu küçük kızlar. Kışın beyaz yakalıklı okul üniforması içinde saf birer yavrucuk görünmesini, yaz gelip de dar süveterler ve blucinler giyince, birden on yaş büyümüş bakışlarla küçük dişi pozları taslamasını ne güzel becerirler. Bu onlara doğuştan vergi.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.