Unutmayı Bir Öğrenebilsem

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Geçen zamana kalemiyle meydan okuyan usta denemeci Uğur Kökden’den 1900’lerin ilk çeyreğinden 2000’lerin ilk çeyreğine uzanan yıllara dair bir “zaman tanıklığı”: Yüzyıl başına tarihlenen puslu Anadolu fotoğraflarından 1930’ların İstanbulu’na, parasız yatılı avlularından Paris kahvelerine, adliye koridorlarından tren kompartımanlarına, cezaevlerinden dergi bürolarına, Bağdat’tan Mekke’ye, Lozan’dan Afrika’ya taşınan bu incelikli “özgeçmiş” dün ve bügün arasında sağlam köprüler kurarken, farklı coğrafyalarda hayat bulan çoksesli bir dünyanın da izini sürüyor.

“Küçük taşra istasyonlarının biricik canlılığı su, ayran ya da simit satıcısı gençlerdi o tarihlerde. Bununla birlikte, büyük istasyonlarda sucuk-ekmek satanlara, dahası –Sivas’ta başımıza geldiği gibi– kelle-paça satanlara bile rastlanırdı. Avrupa’da olduğu gibi, el arabalı kitap-gazete satıcılarıysa henüz ülkemizde yoktu. Buna karşılık, trenin pencerelerinden okunmuş gazete, dergi ve kitap atılıyordu istasyonlarda! Bunların üstüne üşüşüyorlardı! Orta Anadolu’dan Doğu’ya gidildikçe artıyordu bu ilgi. Denebilir ki, trendekilerden çok dışarıdakiler bir okuma telaşı içindeydi.”

Anılar, bir açıdan geçen zamana kalemin meydan okuyuşu sayılır. Ama bu eşitsiz savaşın kısa vadeli yenileni, kuşkusuz gene de doğ­rudan anı sahibinden başkası değil. Çünkü anılar okunur, unutulur ya da zaten unutuluyor, okunmuyor. Buna karşılık, devlere karşı savaşın uzun vadedeki galibine gelince, o her şeyden önce zaman, sonra da yaşamın sınırlı ve geçici sahibi; yani anıların doğrudan doğruya öznesi...

Aslına bakınca anılar, belirli bir dönemin ya da bazı kişilerin saydamlaştırılması girişiminden başka ne olabilir? Derece derece saydamlaşmış yaşamlar, olgular, gerçekler!

Bununla birlikte anılar, başlıca iki ana gövdeden çıkıp filiz veri­yor: tarihi yapanlar ve yazanlar – yani tanık olanlar, onu yaşayanlar. Gerçekte tarihi yapanlar arasında da doğrudan onu kaleme alanlar yok sayılmaz. Ancak bu, büyük ölçüde “taraflı” bir bakış açısı taşır ya da öyle kabul edilir.

Birinci grupta yer alanlar, doğrudan devlet adamları, siyasetçiler, askerler, büyükelçiler, her düzeydeki yöneticilerle onların yakın çevresi: sözgelimi eş ve çocuklar, torunlar, damatlar, sekreterler, yakın çalışma arkadaşları ve “tarihsel kişiliği” –ona yapışmışçası­na– birebir izleyen gazeteciler ya da kendileriyle doğrudan işbirliği yapılan özgeçmiş yazarları, özel görevli araştırmacı tarihçiler... İkinci ana damara gelince, onlar da “tarih”e maruz kalanlar; yani, geneli oluşturan özel bir dikkat ve özenin gözlemcileri: yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, kimi mesleklerin temsilcileri ve tüm bunların dışında kalan “sıradan anılar”ın sahipleri...

Kuşkusuz, bunlar içinde “tarih”i yapanlarla bir dönemi renklen­direnlerin anıları –ne denli öznel olsalar da– hep ilgi uyandırmış, tepki ve tartışmalara yol açmıştır. Üstelik hem siyasette hem de siyaset dışında.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.