Türk Düşününde Batı Sorunu

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Türkiye’nin bugün karşılaştığı sorunlar, Birinci Cihan Savaşından sonra kesin olarak gerçekleştirmeyi göze aldığı toplum ve uygarlık devriminin tamamlanmadan kalması yüzünden, İkinci Cihan Savaşı sonrasında gelişen gerici güçlerin yarattığı sonuçlardır. Bu sorunların niteliğini kavramak için bu devrimin geçmişini, onu durduran güçlerin neler olduğunu anlamak gerekir. (...)

Bunun için bu yazıların amacı, Türk evriminin tam bir tarihini yazmak değil, bu gelişimin ana sorunlarını yakalamak, bunların çözümlenmesi için yapılan girişimleri etkisizleştiren koşulları tanımlamaktır.”

Niyazi Berkes’in 1960’lı yıllarda Yön dergisinde çıkan ve sonradan İki Yüzyıldır Neden Bocalıyoruz? (1964) ve Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler (1965) adıyla kitaplaşan yazıları büyük yankı uyandırmıştı. Berkes’in birbirini bütünler nitelikte olduğunu düşünerek bir araya getirdiği bu iki kitaptan oluşan Türk Düşününde Batı Sorunu, Türkiye’de artçı etkileri günümüze kadar ulaşan siyasi ve düşünsel krizleri daha iyi yorumlamak için bir rehber niteliğinde.

Sorunlar Ne Zaman Başladı?

Türkler, Osmanlı İmparatorluğu dediğimiz siyasal egemenliğin kuvvetini onsekizinci yüzyılın başına kadar devam ettirmişler, fakat bu yüzyılın başında bu kuvvet ilk önemli dış engellerle karşılaşmağa başlamıştı. Onsekizinci yüzyılın başında imparatorluğun yalnız eski kudretini kaybetmekle kalmadığını, aynı zamanda gerilemeğe başladığını o zamanın devlet adamları bile anlamışlardı.

ESKİ DÜZENE DÖNME ÇABALARI

Onyedinci yüzyılda Osmanlı devlet sisteminin dünyanın geçirmekte olduğu büyük değişmenin etkisi altında bozulmağa, aslındakinden farklı biçimlere girmeğe başladığı görülmüş bulunuyordu. En önemli değişiklik bu sistemin can damarı olan toprağın kullanılma yöntemlerinde olmuş, bunlarla ilgili mali, idari, sınai ve hatta ilmi örgütler başka başka biçimlere girmeğe başlamıştı.

O zaman bu değişiklikleri kaydeden yazarların hepsi aynı şeyler üzerinde duruyorlar: toprak rejimi ve ona dayanan devlet maliyesi, ordu, hükümet ve idare, bilim kurumları. Dikkate değen nokta hiç birinin bu değişmenin veya onların deyimiyle bozulmanın nedenlerini araştıramamalarıdır. Bunları arama yoluna dönmüş olsalardı, bunların daha derininde birtakım değişen koşullar olduğunu, gördükleri bozuluşun bu koşulların sonucu olduğunu anlayacaklardı. Onların bu yola gitmeyişlerinin nedenini anlamak bizim için, yani toplumsal hayatta değişmenin normal bir tarih olayı olduğunu kabul eden kimseler için biraz güçtür. Bunların “aslından ayrılma”nın nedenlerini aramamaları, o zamanki düşünüşün hayatı duran, değişmeyen, değişmemesi gereken bir düzen saymalarından ileri geliyordu. Ortaçağ düşünüşünün temeli budur. Ona göre, var olan düzen (nizam-ı âlem) Tanrının takdir ettiği bir düzendir;ideal olan odur. Gene bu düşünüşün sonucu olarak bu yazarlar Türk İslâm topluluğunun, devletin yüz yüze geldiği Avrupa dünyasındaki koşullarda olagelmekte olan değişikliklerin etkisi altında olduğunu da göremiyorlardı.

Bu düşünürlerin gözlemlerine dayanarak o zaman uygulanmak istenen tedbirler yeni bir dünyanın doğuşunun zorladığı fikirlerin ürünü olmaktan çok geleneksel sistemin bozulduğunu görmekten ileri gelen fikirlerin sonucu olduğu için, bu tedbirler işleri hep eski ilk biçimlerine çevirmek düşüncesi etrafında birleşiyordu. Onyedinci yüzyılda bozuluşun nedenlerini ve çarelerini araştıran yazarlar hep bu noktada birleşirler.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.