Tramvay

PAYLAŞ
SATIN AL YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Yaşayan en büyük Fransız yazarı olarak adlandırılan, Nobel Edebiyat Ödüllü (1985) Claude Simon, 1913’te doğdu. 40’lı yıllarda Alain Robbe-Grillet, Nathalie Sarraute, Robert Pinget, Samuel Beckett, Michel Butor ve Marguerite Duras gibi yazarlarla Yeni Roman türünün öncülüğünü yaptı.
Simon, 1946’da ilk romanı Tricheur’ün yayımlanmasından başlayarak yazın alanında hep bir arayış içerisinde oldu. Romanda süredizimsel anlatımın gerçekçi olmadığını savunan yazar, zamanı altüst ederek tarihin tutarsızlığını yazı aracılığıyla gidermeye çalıştı.
Son romanı Tramvay, geçmişle şimdinin iç içe geçtiği, eğretilemeli bir zaman makinesi. Zaman ve uzam içinde, toplumda ya da imgelemde gelgitler yaratıyor.
Bir usta, yaşamöyküsel parçalarla iki farklı dönemi, iki farklı yaşı kesiştiriyor –
yaşlı bir adamın uzak geçmişiyle hastanede geçen yakın geçmişi arasına bir tramvay hattı döşüyor.
Tramvay, Samih Rifat’ın ‘lezzetli’ çevirisiyle, en büyük yazın ressamının
Türk okuruyla ilk buluşması.

... az sonra, üçlünün girip kaybolduğu odanın, karmakarışık seslerin gürültüsü üstüne kapanan kapısı, güçlü bir itmenin etkisiyle ve çarparak yeniden açıldığında bile tınmadı hiçbiri (kayıt ya da ilkyardım odası mıydı acaba bu oda?); yeniden fışkırmıştı sesler, odadan fırlayan iki büklüm sarhoşla birlikte: patlak bir yemiş gibi açılmış şakağı şimdi tentürdiyoda bulanmış, peşinde polisler, beyaz gömleği uçuşan hastabakıcı, koşmaya başlamıştı bile (sarhoş), düğmeleri çözülmüş gömleğinin eteklerini beceriksizce pantolonunun içine sokmaya çalışarak bir şeyler söylüyordu (sesi açık seçikti şimdi, yüksekti, aşağılanmış gibi öfkeliydi) Bu bu tartışılır, kesinlikle..., bitirecek zamanı kalmadı ve peşindekiler yakaladılar onu, bu kez düpedüz gülerek, karga tulumba ettiler, yatıştırdılar, küçük odaya geri götürdüler ve son giren, beklemedeki hastaların o hâlâ ifadesiz, birbirine benzer, donuk maskelere yerleştirilmiş bakışları altında kapıyı kapadı; sanki orada değildi bekleşen hastalar, sanki bir tür sersemliğe kapılmışlardı, sanki şu an onları birleştiren şey, az çok unutulmuş o fizik acı değildi ve başka türden bir acı bunu ikinci plana itmiş, hepsinin tek tek yaşadıkları ortak deney, onları bir tür yeni duruma taşımıştı: alışık oldukları, o güne dek içinde yaşadıkları güvenli ve çoğul dünyadan kopartılmış, kopartılmanın da ötesinde sökülüp alınmışlar, kolları iki yanlarında, ayakları bir cankurtaranın (bir tür kutunun) kapısına dönük yatırılmışlar ve dışarıda, akşam karaltısında, ardarda cephelerin, kavşakların, kırmızı ışıkların, vitrinlerin, ışıklı kahvehanelerin başdöndürücü bir hızla kaçıp gittiğini görmüşlerdi; onların götürüldükleri bilinmezden çekip çıkarılıyordu sanki bütün bunlar ve sonra bir tür huninin, bir tür dipsiz ve karanlık görünümün içine devriliyor, kaçıyor, gözden kayboluyordu.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.