Thibault’lar - II

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Martin du Gard’ın sekiz kitaptan oluşan “Thibault’lar” adlı yapıtı YKY’de üç ciltte bir araya getirilecek. Birinci ciltte Gri Defter, Yetiştirme Yurdu, Güzel Günler, Hasta Çocuklar ve Sorellina; ikinci ciltte “Babanın Ölümü” ve “1914 Yazı” (1-60. bölümler) adlı kitapları yer alıyor.

1937 yılında “Thibault’ların” yedinci kitabı 1914 Yazıile Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Martin du Gard, bu nehir romanda 20. yüzyılın ilk yarısındaki bir Fransız burjuva ailesinin öyküsünü anlatır.

Her şeyleriyle birbirlerinin zıddı olan iki kardeşin, idealist, isyancı Jacques Thibault ile ciddi, muhafazakâr ağabeyi Antoine’ın öyküleriyle aslında Roger Martin du Gard bize toplumsal ve tarihi bir dönemi anlatmaktadır.

Jacques, babasının ölümünden sonra, büyük bir kederle, sert ve acımasız sandığı babasının aslında oğullarını sevdiğini keşfeder. Bu aile dramı yaşanırken, Saraybosna’da düzenlenen suikastla büyük bir felaketin gölgesi ağır ağır düşmeye başlar Avrupa’nın üzerine. Jaurès’in yanında sosyalist olan Jacques, ağabeyini savaşın çok yakında olduğuna ve bunun büyük sonuçları olacağına inandırmaya çalışır...

O akşam Antoine, İsviçre trenine yetişmek üzere evden ayrılmadan önce Matmazel’e yirmi dört saat kadar evde olamayacağını söylediği zaman Matmazel buna pek dikkat etmemişti. Küçük masasının başına oturmuş, bir saatten beri Maisons-Laffitte ile Paris arasında, trende kaybolan bir sebze sepeti için şikâyet mektubu yazmaya uğraşıyordu. Öfkesi başka bir şey düşünmesine engel olmuştu. Çok geçmeden, mektubunu iyi kötü bitirip gece tuvaletini yaptıktan sonra duasına başladığı sırada Antoine’ın bir cümlesi aklına geldi birden: “Rahibe Céline’e Dr. Thérivier’nin haberi olduğunu, çağrılır çağrılmaz derhal geleceğini söyleyin.” Gecenin geç saatinde olduğuna aldırış etmeden, duasını bile bitirmeden, hemen o akşam bir sorumluluktan kurtulmak için sabırsızlanarak, rahibeyi bulmak üzere odasından çıktı.
Saat ona geliyordu.

M. Thibault’nun odasındaki elektrik söndürülmüştü, yanan odunların aydınlığı vardı yalnız. Odanın havasına canlılık getirsin diye şöminedeki ateş hiç söndürülmüyordu. Ama her gün yerine getirilen bu zorunlu önlem ne yanan keten tohumu lapasının ne de eter, fenol ve ağrı kesici ilaçların kokusunu dağıtmaya yetiyordu; özellikle de bu çöküntü halindeki vücuttan yayılan kokuları.

O sırada, hastanın hiç ıstırabı yoktu. Horlayarak uyukluyordu. Onun için uyumak artık sadece bilincini yitirmek değil, zamanın akışını kısa aralarla saniye saniye izlemekten kurtulmaktı. Bundan başka kollarına bacaklarına böyle uyuklarken bir gevşeklik, bir rahatlık geliyordu. Ama beyninden yine karmakarışık hayaller, geçmiş günlerinin anıları kopuk kopuk geçip gidiyordu. Bu anıların canlanması ona zevk veriyordu ama bir kâbus gibi yoruyordu hastayı.

O akşam uykuya dalmış olması M. Thibault’yu yüreğine taş gibi çöken bir sıkıntıdan kurtaramamıştı. Öyle bir sıkıntı ki her an artarak anılarına karışıyor, korkulu rüyalar gördürüyordu ona: Okuldadır, birden kaçmaya başlıyor. Binalar arasında kovalıyorlar onu, yatakhanelerden, salonlardan, kilisenin önünden koşarak geçiyor, teneffüs avlusuna atıyor kendisini... Orada Saint-Joseph heykeli önünde, başı ellerinin arasında yere yıkılıyor: İşte o zaman, günlerden beri o anlatılmaz şey karanlıklar arasından fırlayıp kendisini ezeceği sırada sıçrayarak uyandı.

Paravananın arkasında yanan kandilin ışığı odanın genellikle karanlık olan köşesini hafifçe aydınlatıyordu. Hastanın kulağına buradan bir fısıltı geldi. Matmazel de Waize’in sesiydi bu. Yine böyle bir gecede çağırmıştı onu... Jacques, çırpınma nöbetleri... Çocuklardan biri hasta mı? Saat kaç?..

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.