Rüya Körü

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Zamanın sahibi yok...
Geçmiş, gelecek ve şimdi'ye dair bir roman: “Rüya Körü”

"Yine Dogˆdu Tanyıldızı" (2014) ve "Zaman Yeli" (2015) adlı romanları da YKY'den çıkan Gürsel Korat'ın kendine özgü dilinden yeni bir roman: “Rüya Körü”...

Sürekli yok olmaya mahkûm bir şimdi'nin çemberinde, biri gelecekle, diğeri geçmişle sınanan iki adam... Hassas ve kırılgan ruhundan azap yeleğini bir türlü çıkaramayan umutsuz âşık Stefanos ile tutkusu, cazibesi ve kudretiyle kaderinin sınırlarını zorlayan Andronikos: Biri rüyalarında gelecekte yaşanacakları görüyor, diğeri geçmişte olup bitenleri... Hırsın, öfkenin, taht ve aşk kavgalarının arasında birbirlerine yaklaştıkça bütünlenen zaman, ikisini de kendi yoluna sürüklüyor. Bizans'ın ve Selçuklu'nun loş koridorlarında, eski Anadolu'nun rüzgârlı ovalarında dolaşan Gürsel Korat'tan, geçmişi ve geleceği kırılgan bir şimdiki zamanda buluşturan, rüyayı gerçeğe, gerçeği rüyaya dönüştüren bir roman...

Gürsel Korat, “edebi yapıtlarında ölüm, acı, tutku, aşk, din, metafizik, yoksulluk, eşitlik, korku, saplantı gibi konulara ve klasik edebiyatlara özgü trajik unsurlara, modern sonrası dönemin eğilimleriyle yaklaşır; ayrıca zaman kavramını irdeler. Deyim yerindeyse "açıklayan" ve "anlatan" bir edebi yapı kurmakla ilgilenmez, o daha çok "yeniden kuran" bir izleğin peşindedir.”

İmparator Yannis Komninos’un yazıcılarından Stefanos Aksukos, gün doğarken Toros Dağları’nın serinliğine uyandı, çadırın önüne çıkıp kemiklerini çıtır çıtır ettirerek gerindi. Seyrek sakalları vardı, gözleri hafif çekikti. Yirmi bin askerin, iki bin atın, sekiz yüz öküzün sabah mahmurluğundan yükselen uğultusunu dinledi. Bir atın coşkulu kişnemesi şahin gibi geçti bu uğultunun üstünden; ellerinde baltalarıyla vadiye doğru inen atlı askerler gördü Stefanos, sonra yükseklere baktı: Korakon denen bu yerde kayaları damar damar çatlamış, ağaçsız, mavi puslu dağlar vardı; onların arasında da yüksekçe bir tepede Ermeni kalesi sivrilmekteydi. Üç haftadır mancınıkların fırlattığı ateşlere, mancınıkları yakan ateşle karşılık veren yaman adamların kalesi.

Genç Stefanos’un kulağında, “İşimiz gücümüz ağaç kesip mancınık yapmak oldu” diyen ümidi kırık bir ses uyandı. Gözleri, bu sesin anlattığı adamları, yani baltalı askerleri aradı ya, adamlar vadiye inmişti çoktan; karargâhın arkasındaki küçük tepeye doğru yürüdü, yükselince baltacıları göreceğini düşündü. Çıtır çıtır ederek ayak altında ezilen kuru otların sesine “a-hi-u-hü çık çık” diyerek öten kuşun sesi karıştı. Stefanos ne kadar ararsa arasın kuşu göremiyordu. Gözlerini irileştirdiğini fark etmeden yere bakarak dinledi: Yakınlarda bir yerden “tı-ra-ci, tı-ra-ci” sesi geliyor, ötelerden işitilen derin ve yankılı “buğ-buğ, buğ-buğ” sesi sanki ona karşılık veriyordu. Stefanos heyecandan mı bilinmez, hızlandı; şu daldan başka bir kuş sesi, öbür daldan başka bir kuş sesi derken, vadiye doğru alçalan yola indiğini anlayarak şaşaladı.

“Ne arıyorum ben burada?” dedi, yanındaki birine sorar gibi.

Acaba uyurken kulağına gizemli sözler fısıldanmış da bu sözlerin etkisiyle mi uyanmıştı? Yoksa Aias Kâbusu mu görmüştü? Bu kâbusa tutulan iflah olmazdı; inek sürüsünü düşman ordusu sanıp doğrayan Aias’ın utancını içinde hissederek duraladı: Kuş seslerini, düşman askerlerinin haberleşme işaretleri zannetmesi bunun belirtisi olabilirdi. Doğrusu, korktuğu şey ona hem inandırıcı hem de gülünç görünüyordu; tüyleri diken diken oldu, “Başımda bir bela dönüyor” dedi, sesi yaprak gibi titriyordu.

İşte tam o sırada gövdesi eğri büğrü olmuş, yaşlanmış birkaç çam ağacı gözüne ilişti. Bu ağaçlar ona tanıdık geldi. Önceden bildiği yerlere mi benziyordu burası? Yoksa beğendiği şeyi daha önceden gördüğünü sananlar gibi mi davranıyordu?

Başı döndü, hoş bir baş dönmesiydi bu. Sersemletmiyor, düşme korkusu yaratmıyordu. Tersine, zihinsel uyanışa benzediği bile söylenebilirdi: Renkler başka kıvam kazanıyor, sesler keskinleşiyor, gelecek ve şimdiki zaman yan yana akıyordu. Tabii Stefanos bunu bilemediği için yaşadığı şeyi, mağaradan çıkarken, hem karanlığı hem aydınlığı düşündüğü çocukluk maceralarına benzetiyordu. Hatta bu çam ağaçlarını rüyasında gördüğünü bütün açıklığıyla fark ettiğinde bile ne yaşadığını anladığı söylenemezdi. Gözüyle, kulağıyla, teniyle açık seçik varlığını hissettiği, havası insanı tıpkı böyle okşayan, çam ve çiçek kokularıyla dolu, dikenleri ten yakan, ışığı göz alıcı, bütün sesleri ayrı berraklıkla çınlayan bu yer, rüyasında da aynıydı.

Stefanos –bu olay her zaman başına gelirmiş gibi– hiç şaşırmadı; hatta “Az sonra kaya çıkıntısını ve uçurumu görürüm” dedi.

Biraz yürüdü, kaya çıkıntısını ve uçurumu gördü.

İçine gayret gelmiş, az önceki korkularını unutmuştu. Uçurumun kenarından bakarken, rüyasında da uçurumun kenarından baktığını anımsadı: Tam burasıydı, evet, oradaki yumru kaya ve yemyeşil sularıyla köpürerek akan şu ırmak tıpatıp aynıydı. Yanındaki birine anlatır gibi “Kuşlar” dedi, rüyasında balta seslerinden ve bağrışmalardan ürküp havalanan kuşlar görmüştü; çok sayıda asker, baltalarını ağaçlara indirince telaşla sağa sola dağılmışlardı.

Irmak yavaş yavaş burgaçlanıyor, yeşil köpüklü sular ışıldıyordu. Balta sesleri, dev bir ağaçkakanı esinleyerek vadide yankılandı: Mancınık yapmak için ağaç kesen askerler bağrıştı, kuşlar patır patır havalandı.

Stefanos bütün bunları hiç şaşkınlık duymadan, olacakları önceden bilen gözlerle izledi; olan biten her şeyi daha önceden gördüğüne inanmış, düşünce dolu bakışları vardı.

Göğe baktı: Gök kubbe koyu, ufuk çizgisi açık maviydi; çam kokusu çok belirgindi. Ayaklarının altındaki otların çıtırtısını işitti, geri döndü ve kuş seslerinin yarattığı ürpertiyi yeniden iliklerinde hissederek yürümeye başladı. Bağıra çağıra konuşan, kılıçlarını bileyen, kargısını kalkanını, miğferini gözden geçiren, bitlenen, şakalaşan askerlerin arasına döndüğünde güneş biraz yükselmişti. Karargâha doğru yürürken aklına yine Aias Kâbusu geldi. “Acaba” dedi, “Kendini Roma İmparatoru’nun yazıcısı sanan bir Ermeni casusu muyum ben?”

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.