Romantizm Okulu

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Heinrich Heine (1797-1856) “Romantizm Okulu”nu, Avrupa’nın geçmişi geride bırakıp yüzünü geleceğe dönme sürecindeki çalkantıları yaşadığı bir dönemde, sadece Almanya için değil, tüm Avrupa için kaleme aldı. Bu metni Almanya’yı geride bırakıp Paris’te yeni bir yaşama başladığı sırada yazdı.

Yahudi olması dolayısıyla kendi yurdunda bile dışlanmış olan Heine, biçimlenmekte olan yeni Avrupa’nın çelişkilerinin çözümünü romantiklerin beslediği milliyetçiliklerde değil Avrupalılıkta görüyordu. Zamanının olaylarına bakışındaki alaycılığı, geçmişi ve tarihi yüceltme peşindeki “okul arkadaşlarını” anlattığı bu kitapta da kendini en renkli halleriyle gösterir. Geçmişin geride kalmadığı, bugününse geçmişi sırtında taşıdığı gerçeği, edebiyat alanından en çarpıcı resimlerle karşımıza çıkar. Okuyucunun kendisini adeta Paris sokaklarında Almanya ve Avrupa üstüne tadı bitmeyen bir sohbette bulacağını umuyoruz…

“Sık sık insanları geçmişin mezarlarına bakmaya iten tuhaf, ürkütücü merak! Böyle şeyler olağandışı dönemlerde, bir çağın kapanışının ardından ya da büyük bir felaketten önce gerçekleşir.”

Bu kitabın birinci bölümünün önsözü ikinci bölümünün yayımını da temellendiriyor gibi. O Romantizm Okulu’nu genel olarak tartışıyordu, buysa özellikle okulun başlıca kişilerini tartışıyor. Üçüncü ve dördüncü bölümlerde ek olarak Schlegel Efsanesi’nin geri kalan kahramanlarından, ayrıca Goethe’nin son döneminin tragedya şairlerinden ve en sonunda da kendi dönemimin yazarlarından söz edeceğim.

Bu metinleri “L’Europe littéraire” için yazdığımı ve derginin siyaset konusunda çizdiği sınırlara bir dereceye kadar kendimi uydurmak zorunda kaldığımı unutmamalarını ilgili okuyuculardan ısrarla rica ediyorum.

Bu kitabın düzeltmesini kendim yaptığımdan, çok fazla sayıda basım hatasından dolayı af diliyorum. Elindeki nüshaya şöyle bir baktığımda bile başka hatalardan da geri durmadığımı görüyorum. Burada tüm ciddiyetimle söylemek zorundayım ki İmparator Friedrich, Barbarossa’nın torunu değildir ve August Wilhelm Schlegel de burada söylediğimden bir yaş daha gençtir. Arnim’in doğum yılı da yanlış belirtilmiştir. Bu metinde Almanya’da yüksek eleştirinin Hoffmann’la hiç ilgilenmediğini öne sürmüş olsam da istisna olarak “Cabanis”in şairi Willibald Alexis’in Hoffmann üstüne genel bir inceleme yazdığını anmayı unutmuşum.

Paris, 30 Haziran 1833
Heinrich Heine

Madame de Staël’in De l’Allemagne adlı yapıtı, Almanya’daki entelektüel yaşam üstüne Fransızların sahip oldukları biricik kapsamlı bilgi kaynağıdır. Ama bu kitabın yayımlanışından bu yana uzun zaman geçti ve bu arada Almanya’da yepyeni bir edebiyat ortaya çıkarak gelişti. Bu sadece bir geçiş edebiyatı mı? Artık bütün meyvelerini vermiş halde mi? Yoksa artık gerileme döneminde mi? Bu konuda farklı fikirler var. Çoğunluğa göre, Goethe’nin ölümüyle Almanya’da yeni bir edebiyat dönemi başladı, onunla birlikte eski Almanya da mezara girdi, edebiyatın aristokratik çağı sona erdi ve demokratik çağı başladı, ya da bir Fransız gazetecinin yakın zamanda söylediği gibi, “birey tini sona erdi, yığının tini başladı”.

Bana soracak olursanız, Alman tininin gelecekteki evrimleri üstüne böyle kesin yargılarda bulunmak istemem. “Goethe sanatı dönemi”nin sona erdiğini, ki bu döneme bu adı ilk veren bendim, uzun yıllar önce haber vermiştim. Kehanetim çıktı! Goethe’nin damgasını vurduğu sanat imparatorluğuna bir son vermek isteyen hoşnutsuzların kullandıkları araçları ve yöntemleri çok iyi tanıyordum, hatta o zamanlar Goethe’ye isyan bayrağı çekenler arasında beni de görmüş olduklarını söyleyenler vardır. Şimdi artık Goethe ölmüşken, harikulade bir acı içimi kaplıyor.

Bu sayfaların aynı zamanda Madame de Staël’in De l’Allemagne’ının bir devamı olduğunu duyurur ve o kitabın çok değerli bir bilgi kaynağı olduğunu söylerken, onun belli bir dikkatle okunmasını tavsiye etmek ve bu kitabın bütünüyle dar bir çevrenin kitabı olduğunu da söylemek zorundayım. Olağanüstü bir belleğe sahip olan Mme de Staël burada, Alman yazarlarını ağırlayıp onlara kendilerini uygar Fransızların dünyasına tanıtma fırsatı verdiği, kitap biçiminde bir Salon açmıştır; ama çığlıkları kitaptan taşan son derece farklı seslerin gürültüsü içinde en açık biçimde sürekli olarak duyulan ses A. W. Schlegel’in o güzel tiz sesidir. Kendisi olduğunda, bu şen kadın ışıl ışıl kalbiyle, ruhunun ve göz kamaştırıcı çılgınlıklarının bütün patlamalarıyla dolaysız olarak kendini ifade ettiğinde, kitap iyi ve hatta mükemmel. Ancak, yabancı etkilere boyun eğdiğinde, özü ona bütünüyle yabancı ve anlaşılmaz olan bir okula biat ettiğinde, bu okulun düzdüğü methiyeler sonucunda kendi Protestan zihninin açıklığıyla taban tabana zıt mutlak Papa otoritesini destekleyen eğilimler sergilediğindeyse kitap sefil ve tatsız bir hale geliyor. Bunlara ek olarak, bu bilinçsiz taraftarlığının yanı sıra bilinçli olarak da taraf tutuyor, Almanya’daki entelektüel yaşamı, İdealizmi överek, o zamanlar Fransa’da egemen olan realizmi, İmparatorluk Dönemi’nin maddi ihtişamını topa tutuyor. Kitabı De l’Allemagne bu açıdan Tacitus’un Germania’sına benziyor. Tacitus da, belki benzer biçimde, Almanları savunarak kendi yurttaşlarına karşı dolaylı bir alay kaleme almayı istemişti.

Yukarıda Madame de Staël’in övdüğü ve eğilimlerini desteklediği bir okuldan söz ederken Romantizm Okulunu kastediyordum. Bu okulun, Fransa’da bu adla tarif edilen şeyden tümüyle başka olduğu, eğilimlerinin Fransız romantiklerininkinden son derece farklı olduğu, ilerleyen sayfalarda açıklığa kavuşacaktır.

O halde Almanya’daki Romantizm Okulu neydi?

Bu okul, kendisini şarkılarında, resimlerinde ve yapılarında, sanatta ve yaşamda gösterdiği haliyle Ortaçağ şiirinin yeniden doğuşundan başka bir şey değildi. Ama bu şiirin kaynağı Hıristiyanlıktaydı, o Mesih’in kanından filizlenmiş bir çile çiçeğiydi. Bizim Almanya’da çile çiçeği adını verdiğimiz bu melankoli çiçeğinin Fransa’da da böyle anılıp anılmadığını, buradaki halk hikâyelerinde de ona bu gizemli kökenin atfedilip edilmediğini bilmiyorum. Alacalı bulacalı renklere sahip, kâse kısmında İsa’nın çarmıha gerilişinde kullanılan araçların, yani çekiç, kıskaç, çiviler ve benzerlerinin suretlerinin görüldüğü, büsbütün çirkin değil ama ürkütücü bir çiçektir bu. Hatta görüntüsü ruhumuzda, acının kendisinden kaynaklanan kasıntı verici tatlı duygulara benzeyen dehşetli bir haz uyandırır. Bu açıdan bu çiçek, en tüyler ürpertici cazibesi de acının şehvetinde bulunan Hıristiyanlık için en uygun simge olurdu.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.