Roman ve Yaşam / Eleştiri Günlüğü III (1991-1992)

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Eleştiri Günlüğü, dobra söyleyen yürekli bir eleştirmenin okuma notları; son dönem roman, öykü ve şiiri üzerine günübirlik/kalıcı eleştiriler... Roman ve Yaşam, son yirmi yıllık çağdaş edebiyatımızın panaroması olan Eleştiri Günlüğü'nün üçüncü kitabı... "Bir romancı, romanını yazarken, özyaşamından da, başkalarının yaşamından da yararlanabilir; olağandır bu; ama romanını özyaşam üzerine kurmaya kalkışırsa, gündelik yaşamın ayrıntılarıyla kurmaca dünyanın kuralları çatışır; hem başarılı bir kurgu sağlanmaz, hem de roman --yazarına ne kadar ilginç, ne kadar vazgeçilmez gelirse gelsin- okuru ilgilendirmeyen bir yığın ayrıntıyla dolar. ... İşlevsel olmayan ayrıntıya yer yoktur romanda; oysa gündelik yaşam işlevsal olmayan ayrıntılarla doludur."

Edebiyatımızda 'İthal İkamesi' Sorunu

İstanbul, 17 Mart 1991

Çok şey aldık Batıdan: Anayasadan demokrasiye kadar, teknolojiden edebiyat türlerine kadar... İki yüz yıldır sürüp gidiyor bu; belli ki daha da sürüp gidecek. Romanı da batıdan aldık, malum. Batıda Stendhal, Goethe, Dickens, Dostoyevski o unutulmaz romanlarını yazarlarken bizim atalarımızın seçkinleri, Leylâ ile Mecnun'u, Yusuf ile Züleyha'yı vb. okuyorlardı; halkımız da Battal Gazi'yi, Hazret-i Ali Cenkleri'ni vb. dinliyordu. Gerçek roman, yani on sekizinci, on dokuzuncu yüzyılın romanı, batıda, burjuva yaşama biçiminin belirmesiyle birlikte ortaya çıkan bir edebiyat türü. Oysa 1872'de ilk Türk romanı, Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-ı Talât ve Fıtnat'ı yayımlandığı zaman ülkemizde burjuvazi yoktu; yani başka bir coğrafyanın, başka bir tarihin ürününü ithal etmiştik. Batılaşma çabalarıyla girişilen reformlar, edebiyatın da batıya açılması sonucunu doğurmuştu. İlk romancılar, bu ithal malı edebiyat türünü eski Türk hikâyeciliğinin deneyimleriyle kaynaştırmışlar, romanlarında, çağlarının önemli sorunlarıyla ilgilenmişler (Kölelik, esir ticareti, kadın hakları...), daha da önemlisi, ithal malı edebiyat türüyle ithal malı yaşama biçimine, alafrangalığa karşı çıkmışlardır. Bu roman anlayışı, Servet-i Fünun dönemine kadar sürmüştür; Servet-i Fünun dönemiyle birlikte, bu edebiyatın içinde oluştuğu siyasal, toplumsal koşulların etkisiyle, o ilk dönemin savaşçı edebiyatı gitmiş, yerine, karamsar, umutsuz, hayallerle avunan bir edebiyat gelmiştir. Türk edebiyatında bu gelgitleri sık sık görüyoruz. Sanatın, edebiyatın görevi hakkında en 'ilerici' sözleri etmiş olanlar, bu konuda yazılar yazmakla kalmayıp şiirler yazanlar, bir bakıyorsunuz, boşvermişler göreve möreve, ya anlamsız şiiri övüyorlar, ya iletişimsizlikten söz ediyorlar. Gene gerçek tarihten, gene toplumsal gerçekliklerle hesaplaşmadan kaçış başladı; batıdan alınan biçimler içinde, batılının anlayışına, duyuşuna göre, batılının temaları işlenir oldu. İçeride, son on yıldır yaşanan çöküntü, yozlaşma, umutsuzluk; dışarıda, reel sosyalizmin bunalımı pek çabuk etkiledi edebiyatçılarımızın çoğunu. 1960-1980 arasında uygulanan sanayi politikasına 'ithal ikamesi politikası' dendiği bilinir: Yabancı sanayi mallarının ithalini bırakarak bunların benzerlerini ülkemizde üretmek. Bugün edebiyatımızda da böyle bir 'ithal ikamesi' sorunu var: Çoğu edebiyatçı, eserinin özünü de batıdan ithal ediyor. Yıllar önce Sartre'ın, Camus'nün etkisiyle ortaya çıkan bunalım edebiyatı, nasıl bir ithal ikamesi idiyse, bugün de 'anlamsız şiir'; romanın, cinsel sorunları irdeleme bahanesiyle, uçkur havasına doğru kayması; devrimcilerin yanılgılarını gözler önüne serip özel girişimcileri övmek; 'yazınsal dil' diye diye toplumsal gerçeklikten kopuş; durmadan tekrarlanan yalnızlık, iletişimsizlik temaları (Şaşılacak bir şey: Halkla en yakın ilişki içinde olan sinemamızda bile 'iletişimsizlik sorunu'!)... Geleceğe umutla bakmak, yerini, gelecek korkusuna, giderek yaşama korkusuna bırakıyor. 'Şimdiki zaman' yaşanmıyor sanki: Edebiyatın protesto gücü neredeyse unutulmuş. (Evet, biliyoruz, nihayet savaşa karşı şairlerin birer dizelik protestosu. Genel durumu değiştirir mi böyle bir çıkış?) Edebiyatçılar, dilediklerini yazacaklar elbette; onlara "Şöyle yap! Böyle yap!" demek, edebiyatçıları kendi çıkarları için kullanmak isteyen, edebiyatçıyı bir 'doktrin pazarlamacısı' olarak gören politikacılara yakışır. Eleştirinin görevi ise, belirli bir tarihsel anda, belirli bir ülkede yaşayan edebiyatçıların verdikleri eserlerde, içinde yaşadığımız 'şimdiki zaman'ı nasıl yorumladıklarını, gelecek hakkındaki düşüncelerini (daha doğrusu umutlarını, düşlerini) ortaya koymaktır; şimdiki zamana 'muhalif' olmayan, gelecekten 'umut'unu kesen edebiyatçının niçin bu durumda olduğunu araştırmaktır. 'İthal ikamesi', batıya öykünmeyi, batılı gibi duyup-düşünüp-yazmayı dile getiriyor. Sanırım Terry Eagleton'ı (Edebiyat Kuramı, Ayrıntı Yayınevi, s. 234) anmanın yeridir: "Emperyalizm, sadece ucuz emek-gücünün, hammaddelerin, kolay pazarların sömürüsü değil, dil ve âdetlerin yok edilmesidir, yalnızca orduların değil, yabancı yaşantı biçimlerinin de dayatılmasıdır."

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.