Pierre ya da Belirsizlikler

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Bu kitap 1852’de yayımlandığında Amerika’da fırtınalar koparmış, Melville’e inanılmaz saldırıların yapılmasına, onun sonunda roman yazmaya küsmesine neden olmuştu. Saflığın ve iyi niyetin ölümcül erdemler olabileceğini anlatan bu roman, okurunu ancak 20. yüzyılın ortalarında bulabildi.

Herman Melville (1819-1891), New York’ta yaşayan orta sınıftan varlıklı bir ailenin çocuğuydu. On bir yaşına geldiğinde, ticaretle uğraşan babası iflas etti ve bir iki yıl sonra da öldü. Melville bir süre okulundan ayrı kaldı, para kazanmak için birtakım işlere girdi çıktı; babasının ölümünden sonra ailenin geçimini üstlenen ağabeyinin yanında çalıştı. Bu arada gittiği okulda, ilkokul öğretmeni olma hakkını kazanmıştı. Ağabeyinin de işleri bozulunca, evinden ayrıldı; kent dışında çiftçi çocuklarına öğretmenlik yapmaya ve ders verdiği evlerde yatıp kalkmaya başladı. Bu arada daha iyi bir iş bulabilmek için kendini yetiştirmeye çalıştı. Bu uğurdaki çabalarından bir sonuç alamayınca, yirmi yaşında, İngiltere’ye giden bir ticaret gemisine tayfa olarak yazılmaya karar verdi. Bu karar onun beş yıl sürecek denizcilik serüvenlerinin başlangıcı oldu. Dört ay sonra Amerika’ya döndü. Gene kendine uygun bir iş bulamayınca, bu kez Güney Pasifik Okyanusu’nda balina avlamaya çıkan bir gemiye tayfa yazıldı. Artık ilk çocukluk yıllarının rahat ve güvenli günleri çok gerilerde kalmış, onların yerini, bir yandan kendi toplumunun yoksul tabakalarından insanları, öbür yandan Güney Pasifik Adaları’nın yarı vahşi yerlilerini yakından tanımasına olanak sağlayan, güçlüklerle dolu, son derece değişik bir yaşama biçimi almıştı. Melville’in yazarlık serüveni, işte bu uzak ülkelerde edindiği deneyimlerin ve dünya görüşünün ayrılmaz bir parçasıdır, diyebiliriz. Melville ilk balina gemisindeki çalışma koşullarına daha fazla katlanamamış olmalı ki, on sekiz ay sonra Güney Pasifik’teki Markiz Adaları’na geldiklerinde, bir arkadaşıyla birlikte gemisinden kaçtı; ama bu adalardan birinde yaşayan yamyam Typee kabilesinin eline düştü. Burada bir ay kadar kaldı; yerliler kendisine çok iyi davranıyordu; ancak gene de bir tutsaktı ve oradan kurtulması gerekiyordu. Bir yolunu bulup Tahiti Adası’na geçmeyi başardı. Tahiti’deyken, Hawai Adaları’nın yakınlarında avlanmak üzere yola çıkan bir balina gemisinde zıpkıncı olarak iş buldu. Yeni gemisindeki koşullar, terk ettiği gemidekinden de kötüydü; tayfaların çıkardıkları ayaklanmaya o da katıldı ve bu yüzden onlardan bazılarıyla birlikte Tahiti’de hapis yattı. Hapishaneden de kaçmanın bir yolunu buldu; yeniden bir balina gemisinde işe girdi. Bir süre çalıştıktan sonra yurduna dönmek amacıyla Hawai’de, Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne ait bir savaş gemisine tayfa oldu. On beş aylık bir yolculuğun ardından 1844 yılının sonlarına doğru Boston limanına vardıklarında, Melville yirmi beş yaşındaydı. Sonradan, romanlarındaki bir kişisinin ağzından, balina gemileri “benim için Yale Üniversitesi ve Harvard oldu,” diyecektir. Uzak denizlerde, yabancı ülkelerde geçen yıllar artık sona ermiş, Melville için sürekli bir iş güç sahibi olma zamanı gelmişti. Aslında yazarlığı hiç düşünmemişti; ama başından geçen olayları yakınlarına, çevresindekilere anlattığında, kendisini ilgiyle dinlediklerini gördü. Serüvenlerini yazarsa, bunların başkaları tarafından da ilginç bulunabileceğini düşündü. Önce Typee’lerin arasında geçirdiği günlerin öyküsünü kaleme aldı. Typee: Polinezyalıların Yaşamına Kısa bir Bakış (1846) adını verdiği bu kitap, okurlarca çok beğenildi ve Melville’e bir anda hiç beklemediği bir ün kazandırdı. Typee kabilesinin vahşi insanları, doğal güzellikleriyle cenneti andıran bir vadide yaşarlar; Melville’in Amerikalı anlatıcısı, kendisine karşı nazik ve dostça davranan yerlilere bakar ve pek çok yönden Batı dünyasının insanlarından daha iyi, daha mutlu bir yaşama biçimine sahip olduklarını düşünmeye başlar. Balina gemisinde çektiği güçlüklerden sonra burada, yerli sevgilisi genç kızın evinde, rahatı yerindedir. Gene de bir süre sonra, adadan kaçıp “uygar” dünyaya döner. Melville, bir sonraki romanı Omoo: Güney Denizlerinde Geçen Serüvenlerin Öyküsü’nü (1846) de kişisel deneyimlerinden yararlanarak yazdı. Omoo, ilk romandaki anlatıcı genç Amerikalının, Typee’lerin adasından ayrıldıktan sonra başından geçenlerin öyküsüdür. Anlatıcı, küçük bir balina gemisinde iş bularak adadan uzaklaşır. Gemide isyan çıkar; isyancılar Tahiti Adası’nda hapse atılırlar; hapisten kurtulunca, anlatıcı bir arkadaşıyla birlikte Tahiti’de kalıp adayı dolaşıp tanımaya çalışır. (“Omoo”, Polinezyalıların dilinde bir adadan ötekine dolaşıp duran bir insan demektir.) Typee gibi Omoo da, Güney Pasifik Adaları’nın ilkel yerlileri arasında geçen birtakım ilginç serüvenleri konu alan bir kitaptır. Ancak, kendisine birden ün kazandıran bu iki romanda Melville, heyeccnlı olaylar, renkli ve değişik yaşama biçimleri anlatmakla kalmaz; Batı dünyasının “vahşi” diye tanımladığı bu insanların davranışlarını yönlendiren değer yargılarının, “uygar” Batı’nın yaşama biçimi ve değer yargılarına olan üstünlüğünü de göstermek ister. Belli ki, değişik kültürlerden insanları yakından tanımak, yazarın kendi toplumuna ve bu toplumda egemen olan değerlere bakış açısını derinden etkilemiştir. Melville daha sonra yazdığı Mardi, Redburn, White Jacket gibi romanlarda da denizde geçen olayları konu alır; ne var ki, şimdi bu konusuna eskisinden çok daha derin ve çok daha karmaşık anlamlar kazandırmaya çalışmaktadır. Bu romanlarda deniz yolculuğu, insan yaşamının bir simgesi olarak tasarlanmış, evrenin sırlarını anlamaya yönelik bir arayış biçiminde sunulmuştur. Örneğin Mardi’nin tam başlığı, Mardi ve Oraya Yapılan bir Yolculuk’tur (1849). Burada sözü edilen yolculuk, salt gerçeği bulmak için hayali Mardi adalarına yapılan bir deniz yolculuğudur. Bir serüven öyküsü gibi başlayan romanda Melville’in asıl amacı, alegorik bir yöntemle ahlak, siyaset ve metafizik konularındaki düşüncelerini yansıtmaya çalışmaktır sanki. Arayışa katılanlar, romanın Melville’e benzeyen genç Amerikalı denizci kahramanı Taji ile birlikte, biri filozof, biri şair, biri tarihçi, biri de “sağduyu sahibi bir kral” olan beş kişidir. “Mardi” adı verilen hayali yer, aslında tüm dünyadır. Adaların birinde Taji saf ve güzel bir kadını kurtarmaya çalışırken bir din adamını öldürür; kadın ortadan kaybolunca da onu aramaya koyulur. Taji’nin giriştiği arayış, simgesel anlamda, saflık ile gerçeğin arayışıdır. Romanın sonunda Taji hâlâ denizlerde dolaşmaktadır; aradığı saf ve güzel kadını bulamamıştır ve evrende varlığını duyumsadığı birtakım gizemli, karanlık güçlerinin engellemesi yüzünden belki de hiçbir zaman bulamayacaktır. Melville Mardi’de, ilk iki romanında kullandığı serüven türünden epeyce uzaklaşır. Aslında bu romandaki hayali adaların anlatımında da, Güney Pasifik Adaları’ndaki kendi gözlem ve deneyimlerini kullanmıştır; ama gününün okurlarınca çok beğenilen bu gerçekçi öğeler, Mardi’deki soyut düşünceler, karmaşık olaylar arasında gözden kaybolup gider. Typee ile Omoo’daki renkli serüvenleri büyük bir heyecan ve ilgiyle izleyen okuyucular, yeni romanı çok yadırgamışlardı. Bunun bir nedeni, Omoo’da Melville’in somut olgulara alışılmamış ölçülerde kavramsal ve simgesel anlamlar yüklemiş, romanın serüven yönünü ikinci planda çekmiş olmasıdır. Okuyucuların yabancılaşma duygusunu artıran bir başka etken de, yeni romanında Melville’in değişik edebiyat türlerini ve üsluplarını bir arada kullanmaya çalışmasıdır. Gerçek gözleme dayanan ayrıntılar, hayal ürünü adalar, ahlak ve felsefe konularındaki görüşler, siyasal hiciv, simgesel anlatım, hepsi, kitapta yan yana ve iç içedir. Okuyucuyu serüven izlemenin yüzeysel heyecanından iyice uzaklaştıran bu uygulama, yazarın daha sonraki romanlarında (özellikle de Moby Dick ile Pierre’de) kendini çok daha açık bir biçimde gösterecektir. Belli ki Melville de Joseph Conrad gibi, uzak denizlerde, bilinmeyen ülkelerde geçen, yalnızca değişik oluşlarıyla merak uyandıran serüven kitapları yazmakla yetinecek bir yazar değildi. Aslında Melville’in ilk romanı Typee bile sırf renkli bir serüven öyküsü değildir. Mardi’yi izleyen romanlarda varlıklarını gitgide daha yoğun bir biçimde hissettiğimiz birtakım karanlık güçler karşımıza ilk kez bu romanda çıkar. Örneğin, Typee’nin genç kahramanı, vücuduna dövme yaptırması için yerlilerin sürdürdükleri baskı karşısında tedirgindir; bu cennet vadide gizli gizli birtakım uğursuz şeylerin olup bittiğinden kuşkulanmaktadır; içi hiç rahat değildir; sıkı bir gözetim ve denetim altında tutulduğunun farkındadır. Bir süre sonra, aralarında yaşadığı bu yumuşak tavırlı, nazik insanların savaşta öldürdükleri düşmanlarını yediklerini anladığı zaman dehşete düşer; sıranın bir gün kendine de geleceği korkusu içinde oradan kurtulmanın yollarını arar. Mardi’nin satış açısından uğradığı başarısızlığı gören Melville, bir sonraki romanı Redburn’de (1849) yeniden kendi deneyimlerini temel alan bir öykü yazmaya karar verir. Romanın kahramanı Redburn, Melville’in kendisi gibi, tayfa olarak çalıştığı bir ticaret gemisiyle İngiltere’ye gider. Redburn başlangıçta deneyimsiz, toy bir gençtir ve roman, genç kahramanın gerek İngiltere’deyken, gerekse gidiş dönüş yolculukları sırasında başından geçen ya da tanık olduğu olayların etkisi altında geçirdiği olgunlaşma sürecini anlatır. Roman, Melville’in ilk kitaplarında, özellikle Mardi’de olmayan bir konu ve yapı bütünlüğüne sahiptir. Bunun bir nedeni, yazarın yalnızca kendi başından geçenler olaylarla yetinmeyip, kahramanının yaşamın gerçek yüzünü görebilmesi için gerekli birtakım hayali olay ve ayrıntılar da tasarlamış olmasıdır. Mardi’de soyut bir biçimde ileri sürülen görüş ve sorunlar, Redburn’de gerçekliği belirgin bir toplumsal ortam içinde, kişilerce yaşanarak dile getirilmiştir. Hastalık, yoksulluk, sefalet, zorbalık, ahlaksızlık, kötülük, cinayet, ölüm – tüm bunlar düşünce düzeyinde kalan konular değil, genç Redburn’un gözleri önünde geçen, bilincinde yer eden somut olgulardır artık. Bir yıl sonra Melville, bu kez Hawai’den Amerika’ya dönmek için tayfa olarak yazıldığı savaş gemisinde yaşadıklarını temel alan The White Jacket (1850) adlı romanını yayımladı. Deniz yolculuğu burada da insan yaşamının simgesi gibi kullanılmıştır; bu bakımdan, yolculuğun içinde geçtiği savaş gemisi, gerçek bir donanma gemisi olmanın yanı sıra, türlü yönleriyle insan yaşamını yansıtmak için tasarlanmış bir mikrokozmozdur da. Somut olgulara soyut analamlar yükleme temeline dayanan bu simgesel anlatım yöntemini Melville, The White Jacket’ten sonra yazdığı Moby Dick’te (1851) çok daha yoğun ve başarılı bir biçimde kullanmıştır. Yazarın başyapıtı ve aynı zamanda Amerikan edebiyatının da en büyük romanlarından biri olan Moby Dick, insan yaşamını olanca karmaşıklığı, gizemi ve gerçekleri ile, bir balina avcılığı görüntüsü altında dile getirmeyi amaçlayan bir kitaptır. Öykünün kahramanı Kaptan Ahab’ın gemisi, The White Jacket’teki savaş gemisi gibi ama ondan çok daha kapsamlı bir mikrokozmozun temsilcisidir. Melville yarattığı bu küçük evrene tüm dünya görüşünü, deneyimlerini, yaşadığı, düşündüğü her şeyi sığdırmaya çalışmıştır diyebiliriz. Bu bakımdan Moby Dick, roman türünün sınırlarını zorlayan ve aşan bir hayal gücünün ürünüdür. Anlatıcının balinalar ve balina avcılığı hakkında verdiği uzun ve ayrıntılı bilgiler; karşılaştığı insanlar ile gördüğü yerler konusunda yaptığı açıklamalar; başka balina gemileriyle ilgili olarak anlattığı öyküler düşünülürse, romanın yapısal bakımdan dağınık olmasına şaşmamak gerekir. Yapısal bütünlük, zaten Melville’in fazla önemsediği bir şey değildir; onun amacı, kullandığı simgesel yöntemin yardımıyla, olabildiğince derin, karmaşık, anlam bakımında çokkatmanlı ve kapsamlı bir kitap yazmaktır. Moby Dick’in küçük evrenini oluşturan balina gemisindeki tayfalar arasında değişik ırklardan, renklerden, dinlerden ve ülkelerden insanlar bulunması biraz da bu yüzdendir. Melville, gerek tayfa olarak seçtiği bu kişilerle, gerekse geminin Amerikalı kaptanı ve yardımcılarıyla, bir yandan insan doğasının temel niteliklerini geniş bir yelpazede göstermeye çalışırken, bir yandan da varoluşun köklü sorunlarına karşı değişik kültürlerin farklı tepkilerini dile getirmek ister. Amaç, ırk, renk ve kültür olgularının yarattığı önyargıları ve sınırlamaları aşmak, insanoğlunun yaşama serüveninin özünü yakalamaya çalışmaktır. Bu bağlamda, yabancı tayfaların kendilerine özgü düşünce ve davranışları, Batı dünyasının iyilik, kötülük, uygarlık gibi temel kavramlarını yeni ve değişik bakış açılarından değerlendirmek için tasarlanmış mihenk taşlarıdır sanki. Örneğin, zıpkıncılardan biri, Polinezya adalarından gelme bir yamyamdır; ancak anlatıcının dostu olan bu “vahşi” ve “ilkel” adam, aslında gerçek bir sevgi, bağlılık ve soyluluk simgesi gibidir. Moby Dick, Kaptan Ahab’ın öç alma öyküsüdür, ama Melville bu öyküyü, insan yaşamının tüm gerçekliğini, gizemini, karmaşıklığını, belirsizliğini ortaya koyacak biçimde anlatır. Ahab, daha önceki bir av sırasında bacağını koparan bir balinanın peşindedir. Ahab’ın trajedisi, kendini bu öç alma tutkusuna iyice kaptırmış olmasından kaynaklanır. Tek amacı, denizcilerin Moby Dick adını verdikleri o beyaz balinayı bulup öldürmektir. Gözü bunun dışında hiçbir şey görmez olmuştur, çünkü “yaşam denizinde yüzen koca şeytan” olarak tanımladığı beyaz balinayı evrendeki kötü güçlerin simgesi gibi görmekte ve bu güçlere karşı amansız bir savaşa giriştiğini düşünmektedir. Aynı düşünceyi emrinde çalışan denizcilerin çoğuna da aşılamıştır. Bu bakımdan Kaptan Ahab’ın balina avı, bir düzlemde, insanoğlunun kötülüklere karşı verdiği savaşımın öyküsüdür. Öte yandan Ahab’ın Moby Dick hakkındaki saplantısı, aynı zamanda, insanlıktan çıkmasına yol açan ve kendisiyle birlikte başkalarını da felakete sürükleyen bir trajik kusurdur. Gerçekten de Melville, türlü yollardan okuyucusuna Beyaz Balina’nın Kaptan Ahab’ın yakıştırdığı kötülük anlamından başka anlamlar da taşıdığını sezdirir. Beyaz Balina bir açıdan Kalvinizm mezhebinin, kendi kaderine sahip çıkmak isteyen herkesi cezalandıran acımasız tanrısıdır. Bir başka açıdan ise, dev gücüyle iyi kötü ayrımı yapmadan büyük acılara neden olan, insan kaderine kayıtsız bir doğa anlayışının ifadesidir. Gene başka bir açıdan bakıldığında, beyazlığı ile Moby Dick iyi ya da kötü hiçbir anlam taşımaz; Kaptan Ahab aslında ona kendi içindeki kötülüğü yakıştırmaktadır; bu yüzden Beyaz Balina’ya karşı yürüttüğü savaş, gerçekte kendi bilinçaltının dizginleyemediği güçlerine karşı yürütmek istediği savaştır. Moby Dick’te tüm bu yorumları ile bunlara benzer başka yorumları da destekleyecek ipuçları ve ayrıntılar vardır. Romana sahip olduğu o büyük gücü kazandıran şey de, simgesel anlatımın olanak sağladığı belirsizlikten kaynaklanan bu çokyönlü anlam zenginliğidir. Moby Dick okurlarca hiç beğenilmedi; eleştirmenlerden de kötü eleştiriler aldı. Bir yıl sonra yayımladığı Pierre (1852) de aynı olumsuz tepkiyle karşılaşınca, Melville The Confidence Man’in (1857) dışında artık bir daha roman yayımlamadı; gününün edebiyat dergilerinde çıkan öyküler ve şiirler yazmakla yetindi. Bu uzun öykülerin en tanınmışları, “Kâtip Bartleby”, “Benito Cereno” ve “The Encantadas”dır. Melville öykülerini kitap olarak The Piazza Tales (1856) adı altında yayımladı. Şiir kitapları ise, Amerikan iç savaşı konusundaki Battle Pieces (1866), felsefi ve dini konulardaki Clarel: A Poem and Pilgrimage in the Holy Land (1876), John Marr and Other Sailors (1888) ile Timeleon Etc’dır (1891). Moby Dick ile Pierre’in uğradığı başarısızlığa bakıp roman yazmaktan vazgeçtiğinde, Melville daha otuz üç yaşındaydı. Ailesini yazarlıkla geçindiremeyeceğini anlamıştı; dostlarının yardımıyla New York gümrüğünde bir iş buldu ve uzun yıllar bu işte çalıştı. 1891 yılında öldüğü zaman, artık unutulmuş bir yazardı ve 1920’li yıllara kadar da öyle kaldı. 1920’li yıllarda Melville’in romanlarına karşı yeni bir ilginin uyandığını ve yazarın gerçek değerinin takdir edilmeye başladığını görürüz. En tanınmış romanlarından biri olan Billy Budd’ın, yazarı öldükten çok sonra, ancak 1924 yılında yayımlanması, bu yeni ilginin bir sonucudur. Pierre ya da Belirsizlikler, Melville’in daha ölmeden unutulmasına en çok katkıda bulunan romanıdır diyebiliriz. İlk yayımlandığında okuyucular da, eleştirmenler de kitabı şaşkınlık ve öfkeyle karşıladılar; Melville’i dehasının gücünü boşa harcamakla suçladılar. Olay örgüsünün bir dizi saçmalıktan başka bir şey olmadığını söylediler. Kişiler gerçek insanlara benzemiyordu; konuşmaları yapay, duyguları garip, tutkuları abartılıydı. Kitabın ne demek istediği anlaşılmıyordu; bir akıl hastasının kaleminden çıkmıştı sanki. Bu sert eleştirilerde bir gerçeklik payının bulunduğunu kabul etmek gerekir. Aslında Pierre gününün sevilen romanlarına benzer bir aşk öyküsü olarak başlar. (Melville’in kendisi de yayımcısına yazdığı bir mektupta yeni kitabının o güne kadarki kitaplarından çok daha fazla sevilecek “tam bir romans” olduğunu ileri sürmüştür.) Soylu bir ailenin tek çocuğu olan Pierre, Lucy adında varlıklı ve güzel bir kızla nişanlıdır. Genç nişanlılar mutluluk içinde, yaklaşan düğün gününü beklemektedirler. Ufukta birden kara bulutlar belirir; İsabel adında genç bir kız, Pierre’e mektup yazıp, kardeş olduklarını söylemiştir. Bu yoksul ve güzel kızın sözlerine inanan Pierre, ailesinin onu evlat olarak tanıması gerektiği inancındadır. Bu yüzden, annesinin gururunu incitmeden, ölmüş babasının saygın adına gölge düşürmeden, kıza yardım edebilmenin yollarını aramaya koyulur. Sonunda bulduğu garip yol, İsabel ile evlenmiş gibi yapıp, onunla birlikte yaşamak ve kız kardeşi olarak onu sonuna kadar korumaktır. Pierre’in gerçek amacını bilmeyen annesi, nişanlısını yüzüstü bırakıp yoksul bir kızla evlendiği için oğlunu evlatlıktan reddeder. Pierre, İsabel ile birlikte New York olduğu anlaşılan büyük bir kente taşınır. Ne bir mesleği ne de geliri vardır. Kente gelmekteki amacı, orada yazar olarak geçimini sağlamaktır. İşler umduğu gibi gitmez; elindeki sınırlı para hızla tükenir, yazarlıktan da fazla bir şey kazanamayınca sefalet içinde kendi canına kıyar. Çevresindeki herkesi de ölüme sürükler. Yukarıda özetlenen öyküsüyle Pierre, gününün sevilen romanlarına çok benzer, ama aslında Melville’in romanı çokyönlü, çokkatmanlı bir kitaptır. Popüler romanlara benzerliği, Pierre’in içerdiği anlam katmanlardan yalnızca biridir. Melville’in bir amacı, aynı türden bir kitap yazıyormuş gibi yapıp, gününün yüzeysel bulduğu edebiyat dünyasını kendi silahıyla vurmaktır denebilir. Bu tür romanlarda başkişiler genellikle görev duyguları ağır basan, bu uğurda önemli özverilerde bulunmaya hazır, erdemli kahramanlarındır. Romanın başında Melville de, Pierre’i benzer bir durum içinde sunar. Genç adam, kendini Tanrının buyruğunu yerine getirmeye çalışan biri gibi görür; bu yüzden İsabel’e sahip çıkmanın doğruluğuna inancı, bu görevi başarıyla yerine getireceğine güveni tamdır. Ancak, Melville’in Pierre’e karşı takındığı tutum, çağdaşı roman yazarlarının tutumlarından çok farklıdır. Bu yazarlar, kahramanlarının erdemli davranma çabalarını övgüyle anlatırlar; ayrıca, yarattıkları roman dünyasında bu çabaları ödüllendiren bir Tanrı vardır. Bu yüzden, bu tür romanlar çoğu zaman mutlu bir sonla biterler. Oysa Melville’in Pierre’e yaklaşımı böyle tek yönlü değildir; bir yandan genç adamın adil davranmak uğruna katlandığı özverileri soyut düzeyde takdir etmekte, ama bir yandan da onun Byron’vari abartılı bir tavırla ortaya koyduğu Don Kişot’ça idealizmini alaya almaktadır. Melville’in dünyasında, insanlar gibi Tanrı da başkalarının acılarına kayıtsızdır. Böyle bir dünyada kahramanın adil ve erdemli davranma çabaları anlamsızdır ve ancak ölümle sonuçlanabilir. Melville, Pierre’de gününün sevilen romanlarında yaygın olan bir uygulamayı daha tersyüz eder. Bu romanlardaki kahramanlar serüvenlerinin sonunda ödüllendirildikleri zaman, ufak tefek kusurlarından arınarak değişmiş ve ödülü hak edecek bir olgunluk düzeyine erişmişlerdir. Bu bakımdan başlarından geçen olaylar, onların bu olgunlaşma ya da eğitim süreçlerinin birer parçası olarak tasarlanmış gibidir. Melville’in kahramanı da benzer bir eğitim süreci yaşar. Romanın başlarında Pierre dar bir çevrede refah içinde büyümüş, toy bir delikanlıdır. O güne kadar hep el üstünde tutulmuş, mutluluk içinde yaşamıştır. İsabel’in ortaya çıkışıyla bu durum değişince, Pierre yavaş yavaş dış dünyanın gerçekleriyle tanışmaya başlar. Deneyimsizliğinden kaynaklanan büyük bir özgüveni vardır. Uzun bir süre, benzeri kahramanlar gibi o da üstlendiği görev uğruna her türlü sıkıntıya göğüs gerer, tüm güçlüklere metanetle katlanır. Ancak gitgide büyük bir yalnızlığa, derin bir çaresizliğe gömüldüğünü hissettiği için, Tanrıya olan inancı sarsılmaya, yaşama bakış açısı değişmeye başlamıştır artık. Şimdi amacı, edindiği deneyimler ışığında “yeni ya da o zamana kadar gözden kaçmış bir gerçeği” anlatacak “derin” bir kitap yazmaktır. Kendisine ihtiyacı olan parayı kolayca kazandıracak popüler bir roman yazmak varken, böyle bir kitap yazma gereğini duyması, Pierre’in gerçekleri az çok görerek olgunlaşmaya başladığının bir işaretidir. Aslında yazdığı kitap, genç adamın yaşama eleştirel bir gözle bakması, sürekli bu konuyu düşünmesi için bir fırsat yaratmıştır; ne var ki, düşündükçe amaçladığı mutlak gerçeğe hiçbir zaman ulaşılamayacağını da anlamaya başlamıştır. Romanın sonlarına doğru Pierre, yeryüzünde en sıradan şeylerin bile gizemli çelişkiler ve belirsizliklerle dolu olduğunu; bu durum karşısında Tanrıdan ya da doğadan herhangi bir yardım ummanın boşluğunu görür. Şimdi onun için ne İsabel’e karşı üstlendiği görevin bir anlamı, ne eski nişanlısı Lucy’ye karşı hissettiği duyguların, ne de yazmaya çalıştığı romanın bir önemi kalmıştır. Sonunda ölümün rahatlığına sığınma kararı, bu boşluk ve hiçlik duygusundan kaynaklanan bir eylemdir. Bu eyleme girişen Pierre, romanın başındaki mutlu, dünyanın gerçeklerinden habersiz genç delikanlı değildir artık. “Yüce” davası uğruna çektiği acılar, popüler romanlardaki kahramanlar gibi onu da değiştirip olgunlaştırmıştır. Ancak Melville, gününün roman yazarlarına yaşamın gerçekleri konusunda bir ders vermek istercesine, Pierre’in öyküsünü hak edilen bir mutlulukla değil, bir hapishane köşesinde yaşanan acı bir ölüm sahnesiyle bitirir. Pierre’in “ciddi” bir roman yazma kararı almasıyla birlikte, Pierre’in yazarı ile kahramanın yaşama bakış açılarının ilginç bir biçimde birbiriyle kaynaşmaya başladığını görürüz. Melville de Pierre gibi, edebiyatın özündeki amacın, varoluşun gerçeklerini araştırmaya çalışmak olduğuna inanır; ne var ki, bu gerçekler kitaplara oldukları gibi aktarılamazlar. Aktarılabilmeleri için, romanını yazarken Pierre’in de gördüğü gibi, birtakım kişiler yaratmak, bunları başı, ortası, sonu olan tutarlı bir olay örgüsü içine yerleştirmek gerekmektedir. Oysa böyle yapay bir düzenleme, başsız sonsuz sürekli bir akış olan yaşamın özüne aykırıdır; çünkü özgür arayış çabaları ile ölçülü biçili kalıplar, birbiriyle çelişen kavramlardır. Bu yüzden, kuramsal açıdan düşünülürse, edebiyatın kendinden beklenen, gerçekleri yansıtma işlevini tam olarak yerine getirmesi olanaksız denecek kadar güçtür. Yazarların karşı karşıya bulunduğu bir engel daha vardır: Edebiyat, bir dil sanatıdır; dil ile anlam arasındaki ilişkileri inceleyen bazı dilbilimcilere göre, bir tümcenin anlam ifade edebilmesi için belli birtakım dilbilgisi kurallarına uygun biçimde kurulmaları gerekir. Oysa edebiyat türlerinin kuralları nasıl yaşamı kalıplara dökerek gerçekliğini bozuyorsa, benzer biçimde dilbilgisi kuralları da, biçimlendirdikleri tümcelerin dile getirmek istedikleri anlamları bozar. Melville de bu durumun bilincindedir; Pierre’de bir yandan romanını yazarken, bir yandan da roman yazmanın yarattığı sorunlara gitgide daha çok değinmesi bu yüzdendir. Aslında tüm yazarların karşı karşıya bulundukları bu ikilem, Melville’i özellikle çok tedirgin etmiş görünüyor. Bir yandan, seçme, sınırlama ve düzenleme olmadan edebiyat olamaz; öte yandan, seçme ve sınırlama eylemi, gerçeğin izini gittiği yere kadar sürebilmenin önünü kesen önemli bir engeldir. Ayrıca, seçmek ve sınırlamak, basitleştirmek demektir; basitleştirmek ise, gerçekliğin bozulması, çarpıtılması anlamına gelir. Roman boyunca Melville bu ikileme sık sık değinir; öyle ki, Pierre için, “roman yazmanın sorunsalını irdeleyen bir roman” diye bir tanımlama bile yapabiliriz. Melville’in bu güçlüğü kısmen de olsa aşmak için bulduğu yol, bir yandan kendine özgü diyebileceğimiz bir dil kullanırken, bir yandan da geleneksel roman türünün kalıpları dışına çıkarak, kitabında kendi dünya görüşünü çokyönlü bir biçimde yansıtabilmesini sağlayacak esnek bir anlatım yöntemi geliştirmek olmuştur. Böyle bir anlatım yönteminin geniş çapta ilk uygulamasını Laurence Sterne’ün ünlü yapıtı Tristram Shandy’de görüyoruz. Sterne, yaşamla sanat arasındaki farkın bilincindedir; bu yüzden romanında da yaşamdakine benzer bir dağınıklık ve gelişigüzellik duygusu yaratmaya, olayları herhangi bir düzenleme yapmadan sanki o anda içinden geldiği gibi sıralıyormuş gibi göstermeye çalışır. Tristram Shandy’de yöntemini şaka yollu şöyle açıklar: “Bir kitaba başlamanın değişik yolları arasında eminim ki benimki en iyi ve en dindarca olanıdır – çünkü ben ilk cümleyi yazarak başlarım, ikinci cümle için Tanrıya sığınırım.” Melville de Pierre’de kitap boyunca, hem anlatıcısının hem de Pierre’in ağzından, roman yazma biçimi konusunda Sterne’ünkilere benzer açıklamalarda bulunur. On yedinci bölümün başında, romancıların başlıca iki anlatım yöntemi kullandıklarını; bunlardan birinin, her şeyi tarih sırasına göre, ötekinin ise konunun gerektirdiği bir sıraya göre anlatmak olduğunu belirtir ve “Ama ben kendim bu yöntemlerden ne birini, ne ötekini seçtim, ikisine de aldırış ettiğim yok. Her iki yöntem de kendi açılarından iyidir; ama ben aklıma estiği gibi yazıyorum,” der. Melville bu sözlerinde, hem ciddidir, hem de roman boyunca takındığı genel tutuma uygun olarak, alaycı. Aklına estiği gibi yazmak, roman sanatının geleneksel kalıplarından kurtulmaya çalışmak, yaşamın değişik yönleri üzerinde durabilmeyi kolaylaştıracak bir hareket özgürlüğü elde etmek demektir. Yazarın belli bir öyküye sıkı sıkıya bağlı kalmadan, dilediği yerde dilediği konulara geçebilmesine olanak sağlayan böyle bir hareket özgürlüğü, Melville için çok önemlidir. Çünkü, alaycı tavrının gösterdiği gibi, Melville’in kahramanı Pierre’i pek ciddiye aldığı yoktur; Pierre’in başından geçenlerin kendi içlerinde fazla bir değer taşıdıkları da söylenemez. Olayların asıl önemi, aile bağlarından çağdaş edebiyata kadar uzanan çok geniş bir yelpazede yazara kendi görüş ve sezgilerini yansıtma olanağı sağlayan bir fırsatlar dizisi olmalarından ileri gelir. Bu bakımdan Pierre’de ilginin, Pierre’in başından geçen olaylardan çok, bunların Melville tarafından anlatış biçimi üzerinde yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Melville’in roman boyunca, anlattığı öyküyü sık sık keserek, başka konulara geçmesinin nedeni budur. Melville için yapısal bütünlük, inandırıcılık, anlatım ya da konuşma dilinde doğallık gibi şeyler pek önemli değildir. Onun başlıca amacı, sınırlarını genişletmeye çalıştığı roman türünü, uçsuz bucaksız insan yaşamını özgürce irdeleyebilmesine olanak verecek kapsam ve esneklikte bir araç durumuna getirmekti. Melville’in bu alanda Pierre yoluyla elde ettiği başarıyı, roman sanatına yapılmış önemli bir katkı saymak yanlış olmayacaktır. Yazarın bu konudaki görüş ve uygulamaları, Pierre’i “roman yazma hakkında roman” diye tanımlayabileceğimiz ve günümüzde neredeyse ayrı bir tür oluşturan bir roman türünün önemli öncülerinden biri yapmaktadır. Oysa eleştirmenler bugüne kadar, genellikle “meta-roman” adı verilen bu romanların tek öncüsü olarak hep Tristram Shandy’den söz etmişlerdir. Melville’in roman anlayışı ile dünya görüşü aynı temel ilkelerden kaynaklanır. Romanda sanatsal bir kusursuzluk peşinde olmanın anlamı yoktur; çünkü romancı salt biçimsel kaygılarla yazma ayrıcalığına sahip değildir; biçimsel kusursuzluk, sanatlar arasında belki de yalnızca müzikte ulaşılabilecek bir idealdir. Çünkü müziğin hammaddesi soyut sestir; romanınki ise, insan yaşamının somut olguları. Seslerin düzenlenmesinde sanat kurallarına bağlı kalmak, kullanılan seslerin niteliklerini saptırmak ya da bozmak tehlikesi yaratmaz. Oysa, yukarıda değinildiği gibi, sanatsal kurallar, romancının hammaddesi olan kişilerle olayların gerçek niteliklerini sınırlayıp çarpıtabilecek etkenlerdir. Bu yüzden Pierre’de Melville’in yaptığı şey, roman sanatının gerekleri ile yaşamın gerçekleri arasında bir “uzlaşma” yaratmaya çalışmaktır. Melville’in gerçeklik anlayışı da benzer bir uzlaşmacı yaklaşıma dayanır. Bu konuda iyi bir ipucunu, kitabın ortalarında yer alan “Plotinus Plinlimmon” imzalı risalede buluyoruz. Risalenin ana düşüncesi, “mutlak” ile “göreceli” arasındaki ayrımdır. Yeryüzünde soyut doğrular, mutlak değerler bulunsa bile, bunları uygulamanın ya da bunlara uygun bir biçimde yaşamanın olanağı yoktur. Bu, temelde ölümlü insan olmanın yarattığı bir durumdur. Plinlimmon’un verdiği örneği kullanacak olursak, Hıristiyanlığın buyruklarını kesinkes yerine getirebilmek için insan değil melek ya da Tanrının kendisi olmak gerekir. Aslında Melville, Plinlimmon’un risalesi konusunda da ikili bir tutum içindedir. Risaleye tumturaklı bir başlık verir; üç yüz otuz üç konuşmalık bir dizinin ilk konuşması olduğunu belirterek onu alaya alır. Ancak, Plinlimmon’un ileri sürdüğü düşünce, aslında Melville’in kendi görüşünü dile getiren bir düşüncedir. Yeryüzünde her şey birtakım sınırlamalarla kuşatılmıştır, bu yüzden insan yaşamının her alanında, soyut düşünceyle somut koşullar arasında sürekli bir çekişme, sürekli bir çelişki vardır. Romanın alt başlığı olan “Belirsizlikler” sözcüğünün anlatmak istediği şey budur. Pierre’in durumunu da, iç dünyasında sürüp giden bir “soyut - somut” çatışmasıyla açıklayabiliriz. Genç adamın İsabel uğruna üstlendiği görevdeki başarısızlığının temel nedeni, bir yandan iyi-kötü arasında herhangi bir ayrım yapmayan bir dünyada yaşaması, öte yandan da kendi karmaşık duygusal gereksinimlerinin pençesinde kıvranan ölümlü bir insan oluşudur. Gerçekten de, iç dünyasının karanlık derinliklerine indikçe Pierre, İsabel’e olan ilgisinin yalnızca bir görev ya da adalet anlayışından kaynaklanmadığını, genç kıza karşı için için büyük bir cinsel istek beslediğini görmeye başlar. Bu yüzden yaşadığı tedirginlik, ensest bilincinden ileri gelen suçluluk duygusu, romanda önemli bir psikolojik ilgi alanı yaratır. Herman Melville’in romanlarına karşı ilk büyük ilginin 1920’li yıllarda ortaya çıkması bir rastlantı değildir. Romanın eleştirmenlerce ciddi bir edebiyat türü olarak ele alınıp incelenmesi, ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Henry James’in bu alandaki çabalarıyla başlar. James 1884 yılında yayımlanan “Roman Sanatı” başlıklı yazısında, romanla gerçek yaşam arasındaki ilişkiyi irdeledikten sonra, romanın kendine özgü niteliklerini belirtmeye çalışır. James’e göre romanın asıl ilgi alanı, dış dünyada geçen olaylardan çok, bu olayların kişilerin iç dünyalarında uyandırdığı duygu ve düşüncelerdir. 1919 yılında yazdığı “Modern Roman” ile 1924 yılında yazdığı “Bay Bennet ve Bayan Brown” başlıklı yazılarında Virginia Woolf da benzer bir görüşle, yazarların gerçeği insanların iç dünyalarının derinliklerinde aramaları gerektiğini ileri sürer. Böyle bir gerçeklik anlayışının ortaya çıkmasına katkıda bulunan etkenlerin başında, kuşkusuz Freud’un insan bilinci konusundaki görüşleri ile, yaşamı sürekli bir akış olarak tanımlayan Henri Bergson’un düşünceleri gelir. İşte romanda bu yeni gerçeklik anlayışını dile getirebilmek için Virginia Woolf da, Melville gibi, yazarların geleneksel roman sanatının koyduğu yapısal sınırları aşmalarını ve yaşamın özündeki düzensizliği aktarabilmelerini sağlayacak daha esnek biçimler ve anlatım yöntemleri bulmaları gerektiğini belirtiyordu. 1927 yılından yayımladığı Roman Sanatı adlı kitabında E.M.Forster da, özgürce gelişen, esnek bir yapıdan yanadır. O da, romanlarda her şeyi sıkı sıkıya birbirlerine bağlayan, önceden tasarlanmış olay örgülerinin yaşamın gerçekliğini bozduğunu ileri sürer ve şöyle der: “ Roman niçin önceden tasarlanıp planlanacakmış? Özgürce gelişemez mi? Neden bir tiyatro oyunu gibi perdeyi kapaması gereksin? Olayları derleyip toparlamadan, öylece bırakamaz mı? Yüksek bir yerde durarak, tüm romanını denetim altına alacağına, yazar önceden bilmediği bir sonuca doğru sürüklenecek biçimde kendini olayların akışına kaptıramaz mı?” Pierre’i işte tüm bu görüşlerin ışığında değerlendirecek olursak, günümüzde önem kazanmasına yol açan etkenleri daha iyi görür, Melville’in çağının ne kadar ötesinde bir kitap yazmış olduğunu daha iyi anlarız.


Ünal Aytür

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.