Oryantalistler ve Düşmanları

PAYLAŞ
SATIN AL YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Doğu araştırmaları özellikle İslamın doğuşundan sonra Batı düşünsel yaşamında önem kazanmıştır. Irwin, Doğu araştırmalarının kapsamlı bir tarihi olarak nitelenebilecek bu kitabında Oryantalizmin seyyah, kâşif ve bilginlerin kişisel tutkusu ve ilgi alanı olmaktan çıkıp akademik bir disipline dönüşme serüvenini Ortaçağ İspanyası’ndan Çarlık Rusyası’na, oradan günümüz İsrail ve İngilteresi’ne kadar uzanan çok yaygın bir coğrafyada ve geniş bir zaman diliminde ele alıyor. Oryantalizmin, özellikle 18. ve 19. yüzyıl Avrupa emperyalizmiyle bağlantılandırıldığı ve olumsuz çağrışımlar kazandığı sınırlı tanımlarına karşı çıkıyor. Bu bakımdan Şarkiyatçılık adlı kitabıyla ülkemizde de ilgi gören Edward Said’i dengeleyici bir bakış açısı geliştirdiği söylenebilir.

ÖNSÖZ


“Oryantalist misin?”, diye sordu çömez.
İrkildim içten içe. Karanlık tınılı bir sözcüktü bu; bir Oryantalist yerel giysiler içinde cep teodolitiyle gezinir ve Batı’nın nihai ve topyekun egemenliği için çalışırdı.
Tim Mackintosh-Smith, Travels with a Tangerine:
A Journey in the Footsteps of Ibn Battutah (2002)


İnsan birey olarak salt kişisel hayatını yaşamaz; farkında olarak ya da olmadan çağının ve çağdaşlarının hayatını da yaşar.
Thomas Mann, Büyülü Dağ(1924)


Kimi zaman fosilleştiğimi düşünürüm; kilisede günlük ibadetin ve Latince öğrenmenin herkes için zorunlu olduğu (gerçi Yunanca yalnızca zeki çocuklar içindi) bir okulda okuduğum için. Latince eğitimi büyük ölçüde dilbilgisel çözümlemenin ve ölçü bulmanın esaslarını ve ad çekimlerini ezberlemeye dayanıyordu. Ders kitaplarımız 20. yüzyıl başlarından, hatta daha öncesindendi. Klasikleri okutan öğretmenler Latince “V”nin, “W” olarak telaffuz edilip edilmeyeceği gibi ciddi konular üstünde durmaya bayılıyorlardı. Vaazlar sırasında alfabe oyunu oynardım, haftada hiç değilse bir kez uzun uzadıya vaaz verilirdi. Klasik yapıtlardaki ve Kitabı Mukaddes’teki karakterler –Kral Davut, Simon Maccabeus, Gaius Mucius Scaevola veya Scipio Africanus- bize davranış modeli olarak sunulurdu. Katlandığım bu eğitim sistemi 21. yüzyılda yaygın olandan çok 17. ve 18. yüzyıllarda uygulanmış olan sisteme daha yakındı kuşkusuz. Günümüz eğitiminde kahraman bireylerin başarıları üstünde bunca durulmuyor ve çoğu okulda Hıristiyanlık aşılamanın yerini çok daha belirsiz, yumuşak ve çokkültürlü bir şey aldı. Ezbere dayalı bir öğrenim gözden düştü. Yine de şimdi, erken yaşta hem Kitabı Mukaddes hem de Latince metinler üzerinde yoğunlaşmanın, Oryantalizmin kaynağını ve oluşumunu anlamakta işe yaradığını görüyorum çünkü göreceğimiz gibi, Oryantalizm Kitabı Mukaddes’in ve klasiklerin çok daha yüce söylemlerinin gölgesinde gelişti.
Bu kitabı bilginin yanı sıra zevk için de okunabilsin diye ilginç kılmak için elimden geleni yaptım. Ne var ki bu benim açımdan sorun oluşturdu; konusunun önemli ya da havalı olmayışı aslında düpedüz uğursuz oluşu, kitabıma yön veren bir izlek olduğu için. Eskinin bilgilenme biçimi biraz sıkıcıydı. Ciddi akademisyenlik çoğunlukla öyledir. Oryantalistlerce yapılanların çoğu Oryantalist olmayanlara bir hayli kuru gelir. Arapçayla İbranice arasında bir filolojik karşılaştırma yapmak, Fatımi dönemi Mısır’ına ait sikkeleri sınıflandırmak ya da Harun Reşid’in Bizans’a düzenlediği seferlerin temel bir zamandizinini çıkarmakla meşgul olan ayrıntıcılarda çok da heyecan verici bir yan yoktur. Dönemin bilginleri, anlaşılırlık ve dönemin sosyopolitik koşulları üzerinde pek durmuyorlardı. İlk önemli Oryantalist metinler anlaşılması güç bir Latinceyle yazılmıştı ve bu yüzden ancak eğitimli seçkin bir kesim tarafından okunabiliyordu. Eser yayınlama yönündeki baskı da o zaman daha azdı ve birçok çeviri ve akademik makale elyazması biçiminde kaldı. Perukalı ve cüppeli üniversite hocaları ve sofu piskoposlar, saygıdeğer hamiler, ürkek eski eser meraklıları ve bol boş zamanı olan müze küratörleri tozlu kitaplar arasında derin araştırmalar yaptılar. Khalkedon Konsili kararlarıyla veya Atina Yunancasının doğru telaffuzuyla ilgili çoktan belleklerden silinmiş tartışmalarda heyecan bulmayı başardılar. Burada ele alacağım Oryantalistlerin çoğu akademik araştırmayı bir ibadet olarak görüyordu ve ister Katolik olsunlar isterse de Protestan, son nefeslerini verir vermez ebedi kurtuluşa kavuşacakları veya cehennem azabına mahkûm edilecekleri inancıyla mezara gittiler. Bugün çoğumuz için böyle bir geçmişi hayal etmek bile zordur.
Oryantalizm genelde Batı akademisyenliğinin bir altbölümü olagelmiştir; bu yüzden akademik Oryantalizmin tarihi, akademisyenlerin kültürel yaşamdaki rollerine ilişkin özel bir örneklem incelemesidir. Kim kime ders verdi ve akademik aktarım nasıl işliyor? İnsan bir bilgin olarak nasıl kabul görür? Herhangi bir yüzyılda başka bir kültürü doğru dürüst incelemek için ne tür kaynaklar gerekiyordu? Bunlara ulaşılabilir miydi? Arap dili ve İslam araştırmaları Batı düşünsel yaşamının geniş çerçevesi içinde gerçekten de önemli miydi? Bunlar henüz yanıtlanmamış basit sorulardır. Bir de, Oryantalizmi eleştirenlerin tartışmaya açtığı daha bulanık konular var; bu alanda çalışan akademisyenlerin ne dereceye kadar bile isteye veya bilmeden emperyalizmin ve Siyonizmin işbirlikçisi oldukları gibi. Bazı sözlük ve ansiklopediler kültürel gasp araçları olarak suçlanabilir mi? Sırası gelmişken, Oryantalizmi her eleştiren, yazılarını iyi niyetle mi yazıyor yoksa bu polemiğin bir bölümünün akademi içi siyasetle, Yahudi karşıtlığıyla veya köktendinci İslamla bağlantılı bir gündemi mi var?
Bu kitap, Edward Said’in ilk kitaplarından, ilk basımı 1978 yılında yapılan Şarkiyatçılık* olmasaydı yazılamazdı. Said, kitabının 1995’deki yeni basımına bir sonsöz ekledi ama ilk basımdaki olgu ve yorum hatalarının hiçbiri bu genişletilmiş baskıda düzeltilmedi. Said’in kitabı ne anlatıyor? Kısaca şunu: Hegemonyacı emperyalizmin söylemi olan Oryantalizm, Batı’da Doğu ve özellikle İslam ve Araplar hakkında yazılıp çizilen herşeyi sınırlandıran bir söylemdir. Batı’nın Arap topraklarına nüfuzunu ve burayı kendine mal etmesini meşrulaştırmış ve Siyonist tasarıyı sağlama bağlamıştır. Said Oryantalizmin başlangıcı konusunda tutarlı olmamakla birlikte genelde 18. yüzyıl sonlarında Fransız ve İngiliz bilginlerin yapıtlarında ortaya çıktığını öne sürüyordu. Ne var ki, bu söylemin oluşumu, emperyalist yöneticiler, kâşifler ve romancılar da katıldıklarından veya bu söylemin kurbanı olduklarından, bilginlerle sınırlı kalmamıştı. Doğu’nun nasıl temsil edilebileceği Batı’nın tekelindedir. Doğu’nun temsil biçimleri hep Batı’nın üstünlüğünün sezdirimlerini, hatta çoğu zaman bu üstünlüğün açık bir ifadesini içerir. Doğu’nun ancak temsillerinden söz etmenin olanaklı olduğu dikkate alınmalıdır. Zira Doğu, Oryantalizmin bir yapıntısından ibaret olduğundan, nesnel bir gerçekliği yoktur. Oryantalizmin ayırt edici özelliği özcü, ırkçı, büyüklenici ve ideolojik güdümlü oluşudur.
Said’in kitabının bazı hayranları kitabın bir yığın hata içerdiğini ve ele aldığı Oryantalistlerin başarılarını çoğunlukla yanlış resmettiğini teslim etmekle birlikte bazen bu sözlerinin devamında, kitabın sonradan yol açtığı tartışma ve araştırmalardan dolayı övgü ve ilgiye değer olduğunu öne sürerler. Bundan çok emin değilim. Sonraki tartışmanın büyük bölümü Edward Said’in belirlediği sınırlar içinde yürütülmüştür. Oryantalizmin tarihi açısından kuşkusuz önemli olan birçok şey onun tarafından usulca dışlanırken, belli bilginlerin doğruluğuna ve değerine yönelik bir suçlamayı desteklemek üzere konuyla ilgisiz her tür malzemeye başvurulmuştur. İnsan kendini, geçmişte gerçekten olup biteni değil, Said ve yandaşlarının olmuş olması gerektiğini düşündükleri şeyi tartışmak durumunda buluyor. Bir kez sahte dönemeçler, göz aldatıcı perspektifler ve çıkmaz sokaklar labirentine girildi mi, çıkış yolunu bulmak ve bu konuyu akılcı ve serinkanlı bir biçimde düşünmek epey zor oluyor. Şarkiyatçılık’ta konunun çarpıtılması öylesine temeldir ki kitabın geniş çerçevesini, üstünde çalışılıp düzeltilecek bir şey olarak kabul etmek yalnızca boşa zaman harcamak olur. Bu nedenle Said’le hemfikir olmadığım noktaların çoğunu tek bir bölümde toparladım. Bu bana Şarkiyatçılık’ta tuhaf bir biçimde göz ardı edilmiş veya küçümsenmiş olan belli başlı Oryantalistlerin önemli yapıtlarını değerlendirmek için daha çok yer bıraktı. Bu ilk evrede açık konuşmak gerekirse, bana öyle geliyor ki bu kitap, samimi yanlışları kasıtlı yanlış temsillerden ayırt etmenin güç olduğu kötücül bir şarlatanlık yapıtıdır. Okuyucularım bunu olağan bir özdenetimden ve akademik tartışma nezaketinden sapma olarak görebilirler. Ancak, ne yazık ki Şarkiyatçılık bu bakımdan başı çekiyor. 2003 yılında ölen Said çok saygın bir kişiydi. Onun en önemli kitabına saldırarak bazı dostlarımı kendimden soğutmaktan çekiniyorum: öte yandan, eski düşmanları çileden çıkaracağıma da kuşku yok ve bundan büyük zevk duyacağım. İşin aslında, bu insandan çok kitaba saldırıyorum. Said’in Filistin ve İsrail, Kipling’in Kim’i veya Glenn Gould’un piyano çalışı konusunda yazdıklarıyla büyük bir uyuşmazlığım yok.
Şarkiyatçılık çok satan bir kitap oldu; bunu hak edip etmediğiyse ayrı bir konudur. Oryantalistler ve Düşmanları’nınaynı alanın büyük bölümünü daha tutarlı ve anlaşılabilir bir biçimde ele aldığını umuyorum. Söz konusu “alan” engin, çünkü oryantalistler her zaman sayıca az ve ender olarak ünlü kişiler oldukları halde yaptıkları çalışmalar, Kitabı Mukaddes’in ortaya çıkışı, edebiyat eleştirisi, tarih yazıcılığı ve daha önemli başka disiplinlerdeki çalışmalardan çokça etkilenmiştir. Öte yandan, kimileyin de oryantalistlerin yaptıkları araştırmaların Kitabı Mukaddes’i ya da Homeros’u okuma biçimi açısından bazı anlamları olmuş ya da genelde dillerin nasıl evrildiğine ışık tutmuştur. Dolayısıyla, bu kitapta sunulan konuların, kuşkusuz Doğu araştırmaları alanında çalışanların yanı sıra yazınsal, tarihsel, dinbilimsel ve kültürel araştırmalar alanlarında çalışanlar açısından da bazı anlamları vardır. Anouar Abdel-Malek’in, Edward Said’in, Alain Grosrichard’ın ve daha başkalarının oryantalizm üstüne eleştirel kitapları da söylemin doğası, “Öteki”, “Bakış” ve ilgili bir dizi epistemolojik konu hakkında derin ve çetin sorular ortaya atmıştır. Bunları ve diğer eleştirel anlatıları ele almak için Antonio Gramsci, Michel Foucault ve daha başkaları tarafından formüle edilmiş kavramların Oryantalizm incelemesi açısından olası uyarlığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Oryantalizmin gerçek (veya hiç değilse daha gerçek) tarihi üstüne bir çalışmanın sonunda varılacak sonuçların birbiriyle kabaca ilgili alanlardaki tartışmalar açısından bir uyarlığı olabilir. (Aklıma örneğin, Martin Bernal’in 1987 tarihli Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization* ve Edith Hall’un 1989 basımı Inventing the Barbarian: Greek Self-Definition through Tragedy** adlı kitapları geliyor.)
Bu ilk evrede, Said’in kitabında ve benimkinde kullanıldığı biçimiyle “Oryantalizm”in anlamıyla ilgili birkaç söz etmek gerekiyor. 18. yüzyılda Fransızca “orientaliste” sözcüğü Levant’a (Çin veya Hindistan değil) özgü konularla uğraşanları tanımlıyordu. 18. yüzyıl sonlarında İngiltere’de kullanıldığı biçimiyle “orientalist”, öncelikle bilimsel bir disiplinden çok bir tarza işaret ediyordu. Thomas Warton’ın History of English Poetry (1774-81) (İngiliz Şiiri Tarihi) adlı kitabına göre, “Ejderha oryantalizmin kesin bir işareti”ydi. Ancak 19. yüzyıl başlarında bir Asya dili ve kültürünün incelenmesine işaret eder oldu. “Oryantalist” sözcüğü 1830’lu yıllarda bir ara Britanya Hindistanı bağlamında özel bir anlam edindi. Buradaki “Oryantalistler”, olabildiğince geleneksel Müslüman ve Hint kurumları ve görenekleriyle işi yürütmeyi ve Hint kültürel mirasını araştırmayı, öğretmeyi ve incelemeyi savunan yöneticiler ve bilginlerdi. Onlara, kabaca söylenirse, Hint kıtasına İngiliz kurumlarını ve kültürünü götürmeyi yeğlemiş olan Macaulay ve Bentinck gibi İngilizlik yanlıları tarafından karşı çıkıldı ve sonunda yenik düştüler. Sonraları, “oryantalist”, Asya (ve kuzey Afrika) dilleri ve kültürleri üstüne özel bir çalışma yapan kimseler için kullanılır oldu. Oryantalizm hiç değilse 1960’lı yıllardan bu yana İslamcıların, Marksistlerin ve daha başkalarının saldırısı altında ve “oryantalist” sözcüğü küçültücü çağrışımlar edindi. Yine de, “oryantalist” olduğumu söylemek isteyen biri çıkarsa, bundan alınmaktan çok övünç duyarım.
A. J. Arberry 1943 yılında yayınlanan kısa kitabı British Orientalists (İngiliz Oryantalistler)’de Arabistan, İran, Hindistan, Endonezya ve Uzak Doğu’yu dolaşmış ya da buralar hakkında yazmış olan bilginleri anlatıyordu. 1978’de Said “Oryantalizm” sözcüğünü, Arap dünyasını gezmiş, bu dünya üstüne yazmış ya da inceleme yapmış olan kişilere işaret eden yeni bir sınırlayıcı anlamda kullanmaya başladı ve bunda bile Kuzey Afrika’nın Mısır’ın batısındaki bölümünü değerlendirme dışında tuttu. Kuzey Afrika’yı dışta tutma nedenini kestiremiyorum. Yine de, bu atlama bir yana, konuyu biraz keyfi bir biçimde sınırlamasını bu defa seve seve kabul ediyorum çünkü beni en çok İslam, Arapça ve Arap tarihi ve kültürü konusundaki Batılı araştırmaların tarihi ilgilendiriyor. Bununla birlikte, çoğu zaman çağdaş Farsça ve Türkçe çalışmaları alanında olan bitene de göz ucuyla bakmak gerekiyor; özellikle de Türkçeye çünkü modern dönem öncesi Arap dünyası incelemesini Osmanlı araştırmalarından bütünüyle ayrı tutmak keyfi olur. Çinbilim ve Mısırbilimdeki gelişmeler de bazen konuyla ilgilidir ve Kitabı Mukaddes ve İbranice çalışmalarının, aslında genel olarak dinin, İslamı ve Arapları inceleme ve haklarında yazma biçimi açısından ezici önemini ele almayan bir Oryantalizm çalışması akıldışı ve iyiden iyiye çağdışı olur kuşkusuz.
Bazı yazarlar Oryantalizmin kaynağının antik Yunan’da bulunduğunu düşünmüş, bazılarıysa 1311-12 Vienne Konsili kararlarıyla birlikte daha geç bir başlangıç önermiştir. Kimileriyse Bonaparte’ın 1798 yılında Mısır’ı işgalinden önce Oryantalizm olarak adlandırmaya değer bir şey bulunmadığı kanısındadır. Sonraki bakış açısına göre, Oryantalizmin yükselişi büyük Avrupa emperyalizmi çağıyla hemen hemen aynı sırada başlar. Benim görüşüme göre, ki kitap boyunca daha ayrıntılı bir biçimde açımlayacağım, Guillaume Postel’in (y. 1510-81) öncesinde ciddi oryantalist olarak görülebilecek biri yoktur ve Oryantalizm ya 16. yüzyılda onunla birlikte başlar ya da başlangıcı bu kadar erken değilse bile 17. yüzyıl başlarından daha geç değildir. Jacob Golius (1596-1667) ve Edward Pococke’un (1604-91) yanı sıra daha az bilgili ve çalışkan başka kişiler de ufuk açıcı araştırmalarını bu dönemde yayınlamışlardır. Ne ki, onyedinci ve sonraki yüzyıllara dalmadan önce antikçağ ve ortaçağda neyin yanlışlıkla erken Oryantalizmin bir kanıtı olarak yorumlanmış olabileceğini kısaca değerlendireceğim.
19. yüzyıl sonlarına dek Oryantalizm kurumsal yapılar yönünde pek gelişmemişti ve kurumsal Oryantalizmin en parlak dönemi ancak 20. yüzyılın ikinci yarısına denk geldi. Araştırma kurumları, kaynak kitap bankaları, uzman konferansları ve profesyonel dernekler bu sırada ortaya çıktı. Dolayısıyla, Oryantalistler ve Düşmanları daha çok tek tek bilginlerin, ki çoğunlukla yalnız ve ayrıksı insanlardır, bir öyküsüdür. Postel, Erpenius ve Silvestre de Sacy gibi önemli entelektüller, üstünde çalıştıkları derin konuların özüne ilişkin bir fikri olan kendileri gibi bilgili kimselerle yazışmak için bütün Avrupa’yı taradılar. Kuşatıcı ve sınırlayıcı bir Oryantalizm söylemi bulunmadığından, birbirine rakip birçok gündem ve düşünme tarzı vardı. Bu nedenle bu kitap tek tek oryantalistlerin kabataslak birçok resmini içerir; amatörler, saplantılılar, evanjelikler, özgür düşünürler* kaçıklar, şarlatanlar, ayrıntıcılar, romantikler. (Yine de bu kadarı bile yetmeyebilir.) Açıkça belirlenmiş sınırlar içine yerleştirilebilen tek bir Oryantalizm vekayinamesi olamaz.
Edward Pococke döneminin belki en iyi Arap dili uzmanıydı ve Antoine Isaac Silvestre de Sacy çok daha sonrasının, 19. yüzyıl başlarının en seçkin klasik Arapça bilginiydi. Yine de, Arapçadan bu her iki etkileyici kişiye göre daha iyi çeviri yapabilirim. Bu onlardan daha akıllı veya çalışkan olduğum için değil, daha özenli öğretmenler tarafından yetiştirildiğim içindir. Oysa, Pococke ve Silvestre de Sacy’nin bu dili kendi başlarına öğrenmeleri gerekmişti. Üstelik, benim daha iyi sözlüklerden, dilbilgisi kitaplarından ve kusursuz Encyclopeadia of Islam gibi başvuru araçlarından yararlanma olanağım var. Bu kitapta yinelenen bir izlek de her Arap dili ve kültürü uzmanı kuşağının bir önceki kuşağın çalışmalarını yetersiz bulduğudur. Böyle olması az çok kaçınılmazdı. 18. veya 19. yüzyıllarda kimsenin Arapçası bugünün standartlarıyla o kadar iyi değildi. İlk Oryantalistler birbirlerinin çevirilerini karalamakta ve hüküm vermekte çoğu zaman acımasızdılar. Rekabet ve kin Oryantalizmin öyküsünde güçlü birer itici güç olageldi.
Oryantalistler ve Düşmanları, Flaubert’in Mısır mektuplarının, Disraeli’nin romanlarının, Delacroix’nın “Sardanapalus’un Ölümü”tablosunun ya da Verdi?’nin Aida’sının birer değerlendirmesini içermiyor. Oryantalizme öncelikle çoğu hayatta olmayan beyaz erkekler tarafından oluşturulmuş bir yazınsal veya başka sanatsal başyapıtlar kanonu olarak bakılabileceği anlayışına karşıyım. Ana akım oryantalizminin ürünleri bu kadar renkli ve sürükleyici değildi. Oryantalizm en önemli yönü bakımından akademik hamallık ve filolojik ayrıntıya gösterilen büyük özen üstüne kurulmuştu. Romancı Flaubert ve Arap dili ve İslam uzmanı Sir Hamilton Gibb’in temelde aynı söyleme katkıda bulunduklarını ya da bunun kurbanı olduklarını düşünmüyorum. Bununla birlikte, akademik ve sanatsal üretim arasındaki ayrımın keskin olmadığına da kuşku yok. Örneğin, Willliam Beckford’un romanı Vathek’de akademik görünümlü dipnotlar vardır. Öte yandan, Gibb’in, Selahaddin’in hükümdarlığına ilişkin anlayışı büyük ölçüde Walter Scott’un The Talisman adlı romanının verdiği şevkten etkilenmiştir. Oryantalist bilginlikle Doğu’dan esinlenmiş sanatsal yapıtlar arasında önemli bir örtüşme bulunmakla birlikte bunun birleşik tek bir söylemin kanıtı değil, yalnızca bir örtüşme olduğu kanısındayım. Yine de, İslam ve Arapların Batılı yazar ve sanatçılar tarafından sunulma biçimi bir başına ilginç olmanın yanı sıra açıkça önemlidir de ve bu konuyu The Arts of Orientalism adlı ikinci bir kitapta değerlendireceğim.
Bu kitabı yazma sürecinde Helen Irwin, Mary Beard, Tom Holland, Charles Burnett, Roz Kaveney ve Profesör Hugh Kennedy ile sohbetlerimin büyük yararını gördüm. Editörüm Stephen McGrath’a coşkusu için teşekkür borçluyum. Jane Robertson’ın editörlük çalışmasından da yararlandım. Bu kitaptaki hiçbir yanlıştan onlar sorumlu değil; keşke olsalardı. Oryantalizmi eleştiren bazı kişileri olgusal hatalarından ötürü kınadım. Bununla birlikte, Oryantalizmin tarihi gibi engin bir alanı ele aldığım için ben de kendimce kaçınılmaz bazı yanlışlar yaptığımın gayet iyi farkındayım. Hiç değilse işin doğrusunu anlamaya çalıştım.


Yayınlandıktan sonra çeşitli arkadaş ve eleştirmenler birçok hataya değindiler, söyledikleri büyük ölçüde de örtüşüyor. Olguların doğru aktarılmasına gösterdiğim özenden ötürü hataları düzelttim. Sir James Craig, Ted Gorton, Alastair Hamilton, Malcolm Jack, David Morgan, Basim Musallam ve Amir Taheri’ye özellikle teşekkür borçluyum.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.