Öğle Saatleri - Seçme Öyküler

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Korka korka iniyordu merdivenleri... Kimselerin kendisini görmemesi için dua ederek bir yandan da. Az sonra Salim beyin yanında olacaktı. Bunu düşünmek güzel, çok güzel bir şeydi elbette, ama şimdilik şu iki dakikayı kimselere görünmeden atlatmak zorundaydı. Her zamankinden daha çok kısmıştı omuzlarını; omuzlarının arasına gizlemeye çalıştığı boynunun uzunluğu bile belli olmuyordu. Görünmekten korkuyordu ya, bir gölge gibiydi aslında; zayıf, solgun, gösterişsiz... İstese bile kimselerin gözüne çarpmazdı: Etekliğinin grisi, kazağının mavisi en solgunundan, en görünmezinden seçilmişti. Yüzünün aslında güzel olduğunu bilen Salim beyle annesiydi tek. Onların bu güzelliği fark ettiklerini de Nuriye bilmezdi.

“Hiçbir şey sözcükleri kullanmak kadar güzel, büyüleyici ve heyecan verici değildir.”
S. Baran’ın günlüğünden

Her çağın kendine özgü ruhunun, iyi ve kötü yanlarıyla, insanlar üzerinde belirleyici bir etkisi olduğunu düşünen, buna karşın kişinin “kendisi” olmasının, “birey” olmasının önemini vurgulayan bir yazardır Selçuk Baran. Dolayısıyla hem hayatta hem edebiyatta kişisel duyuş ve düşünüşü önceler. Yedi öykü kitabındaki toplam atmış iki öyküsünde, bu yaklaşımın yaşa, cinsiyete, yaşam biçimine göre değişen farklı düzlemlerdeki sayısız çeşitlemesini serer önümüze. Eleştirmen Füsun Akatlı, Baran’ın ilk kitabı Haziran’ı değerlendirirken “Öykü kişilerinin çoğu bir sıradanlığı, tekdüzeliği, alışılmışın boğuntu veren uyumunu bozmaya, aşmaya çabalayan, kendilerine, salt kendilerine ait yaşamalar arayan kişilerdir” diyordu. Yaşanan hayatlar, içinde bulunulan ortamlar, yapılan işler ne kadar farklı olursa olsun sıradanlığın, tekdüzeliğin yarattığı iç sıkıntısını en ağır biçimde duyumsayıp yaşayanlar kadınlardır Baran’ın öykülerinde. Bazıları, tam olarak adlandıramamış olsalar da farkındadırlar bunun, kendilerince çıkış yolu ararlar. Bazıları ise sorgulama fırsatı bulamadan olanı olduğu gibi kabullenmek durumunda kalır ve huzursuz, mutsuz sürdürürler yaşamlarını. Çoğu için umut uzaktadır, sığınak ise doğadır; doğanın bin bir hali, özellikle çiçekler... Selçuk Baran’ın öykülerindeki çiçek bolluğuyla yazarlığı arasındaki ilişkiye bakıldığında, eleştirmen Hande Öğüt’ün şu saptamasına katılmamak mümkün değildir: “Tıpkı kahramanı kadınların evlerini kişiselleştirme ve süsleme arzusu gibi Baran da öyküyü kucaklar ve sonsuz gelişime, yinelenmeye, çiçeklenmeye, yeşermeye götürür, ağaca, suya ve ateşe aşılar. Öyküleri kendi kozasına sığmaz, taşar, bir çiçek yağmuru olur, savrulur.” İyi eğitim görmüş, donanımı yüksek bir yazardır Selçuk Baran. Çocukluğundan itibaren sıkı bir edebiyat okuru olmasının yanı sıra sanatın başka dallarıyla da yakından ilgilenmiştir: En başta tutkuyla bağlı olduğu müzik, sonra resim, sinema ve diğer sanatlar. Hukukçu olarak alanıyla ilgili bilim dallarına, sosyolojiye, psikolojiye, ekonomiye, tarihe özel bir ilgi duyar. Ancak bunlarla yetinmez, merakları daha da öteye uzanır: Jeoloji, mitoloji, denizcilik vb… Bu çok renkli ve geniş birikimden süzülenler, öykülerini konu, olay, tema açısından zenginleştirdiği gibi öykü kişilerinin çeşitlenmesini sağlar; anlattığı kişi ve durumlara bakışını derinleştirir, felsefi boyut katar. Edebiyat beğenisinin ulaştığı düzey nedeniyle hiçbir zaman didaktiklik tuzağına düşmez. Olayları, olguları, sorunlar, öykü kişilerinin, duygularını, düşüncelerini, başkalarıyla ilişkilerini, kısacası anlattığı her şeyi dibine kadar yoklamıştır Selçuk Baran. Kentli bir yazar olarak kenti ve kentlileri iyi tanır; kasabayı, köyü ve oralarda yaşananları da... İster bireyin yaşamını ele alsın, ister toplumsal bir soruna ya da olaya eğilsin, konularını seçerken ve yazarken telaşla güncele sarılanlardan değildir. Ona göre, öykü de roman da yeterince dinlenmiş, özümsenmiş gerçeklere dayanmalıdır. Öykülerinin çoğu kapalı mekânlarda, evlerde, işyerlerinde, otel ve kahvelerde geçer. İnsanların üstünkörü de olsa birbirini tanıdığı, selamlaştığı, okula giden çocukların cıvıldaştığı sokaklar; kalabalıkların aktığı caddeler de onun öykü mekânları arasındadır; tatil yerleri ve kırlık alanlar da… Açık alanlar söz konusu olduğunda asıl ağırlık, küçüklü büyüklü bahçelerdedir; en çok da apartmanlar arasına sıkışmış arka bahçelerde; bir de onun öykülerini yazdığı tarihlerde Ankara’da pek azı kalmış olan boş arsalarda.

Evler, içe dönüklüğün simgesidir. Özellikle kadın kahramanlar açısından duyuşların, sezişlerin, sessizce geçiştirilmeye çalışılan bunalımların ya da kendini aşma ve özlemlerini gerçekleştirme arzusunun, özgürlük arayışının, hesaplaşmaların içsel mekânı... Balkonlar ve giderek küçülen, bahçeler ise dışa açılmayan ya da hastalık, yaşlılık gibi nedenlerle açılamayan öykü kişileri açısından ayrı bir anlam ve değer taşır.

Baran’ın öyküleri topluca okunduğunda 1960’lardan 1990’lı yıllara kadar toplumun nasıl bir değişim geçirdiği açık seçik görülür. Mekânlar somut yansıtıcısıdır değişimin, tıpkı ayrıntılarıyla betimlediği, simgesel yükleri olan eşyalar ve insanlar arasındaki ilişkiler gibi.

Öykücülüğümüzün en seçkin isimlerinden Selçuk Baran, kırgın ayrıldı hayattan. İlk kitabı Haziran, 1973’te Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü; Anaların Hakkı, 1978’de Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanmıştı. Romanları da ödüller almıştı ama yeterli değildi bu. Asıl hedefi olan okurlar, ne yazık ki, hak ettiği ölçüde değerlendirememişti onun yazdıklarını. Ölümünden sonra öykülerinin toplu basımı yapıldı, romanları yeniden yayımlandı. Dostu Ülkü Uluırmak, ardında kalan yayımlanmamış yazılarını, günlüklerini, mektuplarını Haziran ’dan Kasım’a başlığıyla kitaplaştırdı. Gala Pera Kültür ve Sanat Derneği, 2013’ten itibaren “Selçuk Baran Öykü Ödülü” düzenlemeye başladı.

“Sokaklarda” başlıklı öyküsünden alıntıladığım aşağıdaki satırlarda, öykü kişisi Günayla’ya ait bir özelliği vurguluyor Selçuk Baran: Hiçbir duygusunun, hiçbir düşüncesinin yitip gitmesine razı olamazdı Günayla. Elinden gelse kâğıtlara yazmaz, taşlara kazırdı bütün yaşamını. Sanki işi yaşamak değil de, uzak geleceklere yazıtlar bırakmaktı.

Bu sözler, aynı zamanda yazarın kendisinin, günümüzün okurları olan sizlere ve gelecekteki okurlara, doğrudan seslenişidir sanki.

Elinizdeki seçkide yer alan öykü formundaki on bir “yazıt”ın, sizleri incelikler yazarı Selçuk Baran’ın bütün öykülerine ve diğer yapıtlarına götürmesini diliyorum.

Nursel Duruel
Haziran, 2015

Kent Kırgını

Çok, çok eskidendi. Şimdi hatırlamıyorum ne zaman olduğunu. Daha önce bir kez daha dünyaya gelmişim de bütün bunlar o zaman başımdan geçmiş sanki... Öylesine uzak, öylesine yaşamımın dışında olup bitenler... Bunca uzağı nasıl oldu da birden hatırlayıverdin diyeceksiniz. Kimileyin olur böyle şeyler. Geçmişte, bir sokak köşesinde, güneşli bir sıra üzerinde ya da yatağa şöylece uzanıvermiş cıgarasını içerken koyup gittiğiniz solgun delikanlı, yıllar sonra bütün takım taklavatıyla çıkar gelir. Şaşarsınız. Belki sevinirsiniz de. Bu sabah elimden düşürdüm, bir tabak kırdım. Kırıkları toplarken gözüm parçalardan birine takıldı kaldı. Üzerindeki çiçekten ötürü. Bildiğimiz çiçeklerden hiçbirine benzemiyordu. Sarıya çalan boz rengi, püsküllü çiçekliğiyle ilk bakışta uydurma bir görünüşü vardı. Bir adı olabileceğini bile düşünemezdiniz. Oysa giderek gözümü ayıramaz oldum ve yaban gülü deyiverdim adına.

İyi ama yıllardır kullanırım bu tabağı. Anam vermişti bir zamanlar, tektir. Her sabah içine zeytinimi, peynirimi kor, kahvaltı ederim. Bu güzelim yaban gülü nerelere saklanmış da görememiştim onca zamandır. Belki kalabalığın arasında gözüme çarpmadı. Aklımda kaldığına göre, tabağın bir yanı silme konca, yaprak ve daha bir sürü ıvır zıvırla doluydu. Üstüne üstlük bir de çepeçevre yeşil su çekilmiş kıyısına. Yaban gülüne boz rengi yakıştıran ustanın bir bildiği olmalıydı. Hem onu inadına gizleyip örtmediğini kim söyleyebilir? Yok, yok.

Her şeyin inceden inceye düşünülerek, tarifsiz bir titizlikle hesaplanarak çizildiği, boyandığı besbelli. Nedir, gülü gönlünce çizip boyayınca bir hal olmuş ustaya... İstemiş ki, yalnız kendinin olsun yapıtı... Bütün gözlerden gizlensin. Bu kez tutmuş bir sürü yaprağın, dalın, koncanın arasına saklayıvermiş. Ona kendisi gibi gönül verecek biri çıkıncaya dek el sürülmeden beklesin diye.

Sonra yaban gülümü alıp mutfaktan çıktım, masanın üzerine koydum. Örtünün kırmızısında daha bir ortaya çıkan, canlanan yüzünü seyrettim uzun uzun. Ceketimin, yorganımın, en sonunda da yeşil bir kumaş parçasının üzerine koydum. İşte o zaman, tam o zaman geçmiş zamanlardan bir ilk yaz, eski tanıdık yüzüyle, köşeyi dönüverdi.

Ankara’da iki katlı evlerin ve o evler arasına sıkışmış boş arsaların çokça olduğu zamanlardaydı. Bunu iyi biliyorum. Çünkü ben de böyle bir evde oturuyordum. Hatta zemin katı topraktı. Soldaki bölmeyi kömürlük olarak kullanırdım. Sağda, mutfak olması gereken yerde de bisikletim dururdu. Sekiz on basamakla çıkılan birinci katta iki oda ve banyo vardı. Evimin karşısında da kocaman boş bir arsa. Kirli çocukların oyunlarına, yaban otlarına, sokağın çöplerine ve onların arasında eşinen tavuklara cömertçesine açık, boş bir arsa.

O zamanlar naylon torbalar yoktu ki, boyu biraz uzamış otlara, komşu bahçelerin çitlerine takılıp herhangi bir esintiyle tıpkı bir yelken döküntüsü gibi çirkin çirkin şişkin kabarsın. Gazete, dergi filan derseniz, şimdiki gibi çok okunmazdı öyle. Bu yüzden gazete kâğıdı bile değerliydi. Her işte kullanılırdı. Daha olmadı kiloyla satardınız. İşte bütün bunlardan ötürü rengi bozulmuş, üzeri gönül bulandıran lekelerle dolu kâğıt parçaları savrulmazdı oradan oraya. Yiyecek artıklarının hakkından da tavuklar geldiğinden, geriye çöp diye cam kırıklarından başka bir şey kalmazdı. Bu yüzden boş bir arsa denince insanın aklına dinlendirici bir genişlik ya da gürültülü bir şenlik yeri gelirdi.

Bir kent kırgınıydım o zamanlar. Bu ne demeye gelir, dünyada anlatamam. Aradan onca zaman geçmiş, nereden bileyim. Ben kent kırgını diyeyim, siz ne anlarsanız anlayın artık.

Bir kent kırgını için yapılacak en akıllıca şey başkentin göbeğinde oturacak yerde, kırlara, köylere, uzaklara gidip oralara yerleşmektir. Ama o zaman da bir kent kırgını olmaktan çıkardım. Oysa ben kent kırgınıydım ve öylece de kalmak zorundaydım. Başka bir şey olmak elimde değildi. Çünkü bu sözünü ettiğim günlerde yalnızca naylon torbalar, temel çukurları kazan greyderler ve sekiz on katlı blok apartmanlar değildi bilmediklerimiz. Yeryüzünde işlerin iyi gitmediğini sezip de insanların ve yaşamın böyle olmaması gerektiğini düşünmeye başlar, filozofluğu da edilgin bir durum saydığınızdan küçümseyecek olursanız, size başvuracağınız bir tek yol kalırdı: Kent kırgını olmak. Çünkü daha önce de anlattığım gibi, birçok şeyden haberimiz yoktu. Camus’nün kitapları bile dilimize çevrilmemişti daha. Başkaldırmayı olsun nereden bilecektik.

Bir kent kırgını olarak ne mi yapardım? Pek bir şey değil. Orhan Veli’yi, Sait Faik’i, İstrati’yi (kim ne derse desin bence onlar da birer kent kırgınıydı) okur, karşı arsada eşinen tavukları, oynayan çocukları seyrederdim. Daha başka neler yapardım, pek hatırlamıyorum ya, gün zaten çabuk geçerdi. Günün en önemli saatlerinin öğle zamanı olduğunu söylemeliyim. Daha doğrusu tam öğleden biraz sonra... Bir buçuk, iki, hatta üç suları... Yani çocukların yemekte ya da öğle uykusunda oldukları sessiz, ölü saatler. Hiçbir güç bu saatlerde pencerenin önünde olmaktan alıkoyamazdı beni. Öylece tenhama çekilir, beklerdim. Ve artık ne Orhan Veli, ne Sait Faik, ne bir başkası...

Çok beklemezdim ama... Önce solgun bir gölge düşerdi kaldırıma. Ağır ağır ve çevresini yoklayarak gelirdi. Önce gölgesi gelirdi. Biraz durakladıktan sonra da kendisi. Kucağındaki kolu kopuk bebeği, soluk giysileri, küçük küçücük adımlarıyla öyle ürkekti ki! Ürkek ve nerdeyse zavallı. Saçları hariç!

Omuzlarından aşağı inen kalın örgülerinde başkaldıran bir dirilik vardı. Hele boynunun önemsiz bir kıpırdanışıyla onları geriye doğru savurduğu zaman o iki yumuşak saç örgüsü birden canlanır, hışımla coşkun bir sel gibi kabarır, sonra tarifsiz bir alçakgönüllükle aşağılara doğru süzülüverirdi.

Nedime’ydi adı... Ben koymuştum. Nerede oturduğunu, anasını, babasını sorup soruşturmadım hiç. Böyle gayretkeşlikler bir kent kırgınına yakışmaz; gerçek bir kent kırgını, kafasını fazla yormadan düşünmeye çalışır, o kadar. Ben de öyle yaptım. Ve bizim sokağın sonundaki apartmanın bodrumunda, bir göz odada oturduklarını öğrendim. Anasını biliyordum. Her sabah erkenden kapının önünden geçerdi. Yeşil etekli, pembe hırkalı bir kadıncağız. Soluk, külrengi ipekten bir de başörtüsü vardı. Evlere temizliğe, çamaşıra gider, gece oldu mu oturdukları apartmanın kapıcısıyla kırıştırırdı. Kapıcının bir de karısı vardı tabii ama olanlara ses çıkarmaz, “hiç değilse gözümün önündeler ya,” diye kendini avuturdu.

Nedime arsaya gelir gelmez, toprağın, köşede, karşı bahçenin çitiyle bitişik evin duvarı arasında çukurlaştığı yere varır, duvarın gölgesine mendilini serer, bebeğini de incitmeden üzerine yatırırdı. Yalnız kolsuz değil, üstelik hasta bir bebekti bu. Oturamazdı bile. Ancak yatardı. Sessizdi. Ağladığı görülmemişti. Nedime büyük bir özenle bakardı bebeğine. Hırpalamamak için fazla sevip okşamaz, altını kirlettiğinde bile azarlamazdı. Bebeğinin yattığı yerde rahat olduğuna aklı kesince gönül huzuruyla yanından ayrılır, arsayı dolaşmaya başlardı. Otları aralayıp bakar, taşların altını araştırırdı. Sonra yerden bir şeyler alır, kolundaki sepete kordu. Yalnız daha önce onları iyice bir gözden geçirir, gerekirse hohlayıp eteğine siler, sonra bir daha, bir daha bakardı.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.