Nataşa’nın Dansı - Rusya’nın Kültürel Tarihi

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Rusya, tek bir kültürün ulusal miras olarak kabul edilemeyeceği kadar karmaşık, sosyal açıdan bölünmüş ve politik açıdan çeşitli bir yapı sergiler. Rus gelenekleriyle ilgili sanatsal çalışmalar, fikirlerin test edildiği birer laboratuvar, sembolik düşünmeyi gerektiren büyük şiirsel yapılardır. Bu çalışmaları kucaklayan özne ise tarihi, gelenek ve görenekleri, manevi özü ve kaderiyle Rusya’dır.

Ruslar için bunun anlamı neydi? Gerçek Rusya neredeydi? Avrupa’da mı, Asya’da mı? St. Petersburg da mı, Moskova’da mı? Rus kültürünün altın çağındaki bütün önemli şahsiyetlerin aklını meşgul eden sorular bunlardır.

Siyasi görüşleri nedeniyle resmi Rusya’dan, eğitimleri nedeniyle köylü Rusya’dan dışlanan Rus sanatçılar, edebiyat ve sanat aracılığıyla ulusal değer ve fikirler topluluğu yaratma görevini üstlenmişlerdir. Rus geleneğinin Puşkin, Gogol, Tolstoy, Turgenyev, Dostoyevski, Çehov, Çaykovski, Rimski-Korsakov, Stravinski, Prokofyev, Şostakoviç, Chagall, Kandinski, Mandelstam, Ahmatova, Nabokov, Pasternak, Meyerhold ve Eisenstein gibi büyük kültürel şahsiyetleri sadece “Rus” değil, aynı zamanda Avrupalıdırlar.

“Nataşa’nın Dansı”bir fikir ve kültür tarihi olarak tamamen farklı bu iki dünyanın, üst sınıfın Avrupai kültürü ile köylü sınıfının Rus kültürünün karşılaşmasını ele alıyor. Böylece sanatı, kurguyu, günlükleri, mektupları, anı kitaplarını kullanarak ortak Rus duyarlığının görünmez bağlarını sunuyor; tıpkı Tolstoy’un ünlü dans sahnesinde hayal ettiği gibi.

1703 yılının sisli bir sabahında, bir düzine kadar atlı, Neva Nehri’nin Baltık Denizi’ne döküldüğü kasvetli ve kıraç bataklık arazide ilerliyordu. O tarihte Rusya’yla savaş halinde olan İsveç’e ve bu terk edilmiş uzun bataklıkların sahiplerine karşı kale inşa edecekleri bir yer arıyorlardı. Ama denize akan geniş ve kıvrımlı nehrin görüntüsü, keşif alayının başında at süren, karayla çevrili Rusya’nın çarı için umut ve vaat doluydu. Kıyıya yaklaşırlarken atından indi. Süngüsüyle iki parça halinde kestiği turbayı haç şeklinde bataklık toprağa yerleştirdi. Ardından Petro, “Şehir burada olacak” dedi. Avrupa’nın en büyük devletinin metropolü olmak için ancak birkaç yer buradan daha az uygun olabilirdi. Neva’nın çamurlu deltasındaki küçük adalar ağı ağaçlarla kaplanmıştı. İlkbaharda eriyen karların taşırdığı, rüzgârlarınsa süpürdüğü nehirlerin karanın üzerine çıktığı bu yer, insan yerleşimine hiç de uygun değildi, hatta yaz aylarında buraya gelmeyi göze alan birkaç balıkçı bile burada fazla kalamazdı. Buranın yegâne sakinleri kurtlar ve ayılardı. Bundan bin yıl önce bu bölge denizin altındaydı. Baltık Denizi’nden Ladoga Gölü’ne akan bir kanal vardı, bugün Pulkovo ve Pargolovo tepelerinin bulunduğu yerler ise adaydı. On sekizinci yüzyılın sonlarında, Büyük Yekaterina’nın Pulkovo Tepeleri’ne inşa ettirdiği yazlık sarayı Çarskoye Selo, yerel halk arasında Sarskoye Selo olarak anılıyordu. Bu isim Fince ada anlamına gelen saari’den geliyordu. Petro’nun askerleri toprağı kazdıklarında bir metre kadar derinlikte su buldular. Arazinin biraz daha yüksekçe olduğu kuzeydeki ada dayanıklı temellerin atılabileceği tek yerdi. İşgücünün neredeyse yarısının öldüğü dört aylık hırslı bir çalışmanın ardından 20 bin asker toprağı çıplak elleriyle kazıp, kalas ve taşları çekerek ya da sırtlarında götürerek, toprağı ise giysilerinin kıvrımlarında taşıyarak Petrus ve Pavlus Kalesi’ni inşa etti. İnşaat işinin hem büyüklüğü, hem hızı inanılmaz derecede şaşırtıcıydı. Birkaç yıl içinde nehrin denizle birleştiği yer, hareketli bir inşaat alanı haline gelmişti. 1709-1710 İsveç zaferinin ardından Rusya kıyının kontrolünü garantilemiş ve şehir her geçen gün yeni bir şekil almaya başlamıştı. Kafkaslar ve Sibirya kadar uzak yerlerden bile gelen toplam çeyrek milyon serf ve asker, ormanı temizlemek, kanal kazmak, yolları döşemek ve sarayları yükseltmek için gece gündüz çalıştı. (Başka yerde çalışmaları kararnameyle yasaklanan) marangoz ve taş ustaları, yeni başkente doluştu. İş arayışı içinde gelen nakliyeciler, buz kırıcılar, kızak sürücüleri, kayıkçılar ve gündelik işçiler, etrafa sık bir halde yayılmış ahşap kulübelerde uyuyorlardı. Başlangıçta her şey ilkel el aletleriyle, kabaca ve bilindik şekilde yapılıyordu: Baltaların testereler üzerinde üstünlüğü vardı, küçük huş ağacı kütüğünden tekerlekleri olan basit el arabaları soyulmamış ağaç gövdelerinden yapılmıştı. Taş malzemeye o kadar çok ihtiyaç vardı ki şehre gelen her kayık ve araç belirli bir miktarda taş getirmek zorundaydı. Tersaneler, şehrin işlek suyolu trafiğine taş dolu yelkenli ve mavna eklerken ve milyonlarca kütük her yıl nehirden aşağıya akarken, kısa zamanda tuğla, cam, mika ve katran üreten yeni endüstriler türedi.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.