Mutfaktaki Yaban - Anadolu’nun Yenen Otları

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Doğa bize mevsimine, yerine göre farklı güzellikler sunar. Biberiye ve defne yıl boyu yeşil kalırken semizotu sadece yaz aylarında çıkar, ısırgan yazı değil kışı sever, su teresi, su kazayağı gibi otlar sulak yerlerde yetişmek ister, ebegümeci, labada, kuşyüreği, kuş ekmeği hemen her yerde yetişir, özel ilgi beklemez. Kekik, adaçayı, nane, tarhun, fesleğen, kişniş, maydanoz, dereotu, roka, tere tohumunu ekip gerektiği gibi suladığınızda, yıllarca yemeklerinize, salatalarınıza renk ve sağlık katar. Üstelik hepsinin seyretmeye doyulmayan, irili ufaklı, allı morlu, sarılı pembeli zarif çiçekleri vardır.

Mutfaktaki Yaban’da her otun ayrıntılı tanıtımından, nasıl yetiştirilebileceği ve kullanılabileceği konusunda ipuçları veren metinlerden önce hikâyelerini okuyacaksınız. Bu hikâyeler, etrafımızda gördüğümüz, çoğu zaman farkına bile varmadığımız otların, yetiştirdiğimiz veya doğadan topladığımız aromatik bitkilerin birilerinin, bizlerin hayatında nasıl bir önem taşıdığını anlatıyor. Otlar yalnızca çevremizi güzelleştiren, bahçemizi dolduran, soframıza gelen, demliğimize veya ecza dolabımıza giren bitkiler değil, yaşamımızın vazgeçilmez iğne oyaları, sanat eserleri, destanları, öyküleri, şiirleri aynı zamanda.

Okurlarımızın dikkatine

Bu kitapta yer alan bilgiler, yazarın araştırma ve kişisel deneyimlerine dayanmaktadır. Kimi rahatsızlıklar için tedavi bilgileri verildiyse de, her insanın sağlık durumunun farklı özellikler gösterdiği göz önünde bulundurularak hastalık belirtisi görüldüğünde bir sağlık kurumu veya uzmanına başvurmanızı öneririz. Lütfen doktorunuzun tavsiyesini almadan kendi kendinize tedavi uygulamayın.


Giriş

Mevlânâ, Mesnevi’de insanın doğaya olan bağını şöyle açıklıyor: “İnsan önce cansızlar ülkesinden gelmiştir; cansızlardan nebatlara düşmüştür. Yıllarca nebatlarda ömür sürmüştür de cansızlardaki savaşını hatırına bile getirmemiştir. Nebattan canlılara dönüşünce de nebat olduğu zamanki hali hatırına gelmez. Yalnız yeşilliğe gönlü akar; hele bahar oldu da çiçekler açıldı mı.”
Bakın orası doğru işte. Ne zaman bahar gelse, kanımız damarlarımızda daha hızlı akmaya başlıyor ve bir şeyler bizi doğaya çekiyor. Kır çiçeklerine sanki onları ilk kez görmüş gibi heyecan ve hayranlıkla bakıyor, onlardan taçlar yapıp başımıza takıyoruz. Demet demet çiçeği evlerimizi güzelleştirmek için koparıp getiriyor, kentteki kişiliğimiz ve sorumluluklarımızı unutup (öyle ya, çoğumuz var gücümüzle dünyanın yok oluşuna katkıda bulunuyoruz) doğadayken birer meleğe dönüşüyoruz.
Rastladığımız bitkilerin bir kısmını tanıyoruz elbet; adaçayını, kekiği, biberiye, ısırgan, ebegümeci ve karahindibayı. Hatta kiminin Latince adlarını bile biliyor, yerel adları konusunda zaman zaman birbirimizle tartışabiliyoruz. Ülkemize has olanları, endemik olanları, yararlarını, vazgeçilmezliklerini az da olsa biliyoruz. Oysa doğadaki canlı türlerinin % 90’dan fazlasının bilimsel bir adı yok. Bu türlerin pek çoğu insandan çok daha yaşlı ve çevresiyle mükemmel bir uyum içinde yaşıyor. Çevremizdeki hayat, karmaşıklık ve güzellik açısından insanın karşılaşabileceği her şeyden kat kat üstün, kat kat kıymetli. Oysa insanoğlu, bunca gençliğine, toyluğuna ve doğaya karşı bunca çaresizliğine karşı doğanın kendisine ve bu dünya üzerindeki canlı cansız tüm varlıklara hükmedebileceğini zannediyor. Yanılıyor elbet. Doğal afetler her yıl yüzlerce kenti, kasaba ve köyü yerle bir ediyor, insanlar her seferinde yaşamlarını yeniden kurmak, tarlalarını yeniden ekmek, banka hesaplarını yeniden kabartmak peşine düşüyor. Hızla kirletiyor, hızla tüketiyor, yok ediyoruz. Savaş, yıkım ve kriz haberleri arasına sıkışabildiklerinde, yok olan veya yok olmaya direnen bitki ve hayvan türlerine dair haberleri dinliyoruz. O an gelecekten, geleceğimizden endişelenip bir şeyler yapmaya niyet ediyor, birkaç dakika sonra hayatlarımıza geri dönüyoruz. Biz uyurken, yemek yer, işe gidip gelir, alışveriş edip evimizi temizlerken bir bitki veya kuş türü daha yok olmaya direniyor, derelerdeki, göllerdeki balıklar ölüyor, yağmur ormanlarının büyük bir parçası daha yok ediliyor, çoğu insan hatası ile çıkan yangınlarla her yıl binlerce hektar alan çöle dönüşüyor, buzulların şu kadarı daha eriyor, yerküremiz şu kadar derece daha ısınıyor, barajlarımız kuruyor, kuraklık yüzbinlerce insanın hayatını tehdit ediyor, temiz su bulmak, petrole egemen olmak veya atadan kalma tohumların yerine laboratuvarlarda geliştirilmiş tohumların ekilmesini sağlamak için savaşlar sürüyor.
İnsan, tarihinin %99’luk bölümünde diğer organizmalarla iç içe, avcı-toplayıcı ekipler halinde yaşadı. Tarihte insanlığın neredeyse tamamının hayatı doğayı tanımaya bağlıydı. Yüzlerce yıl bu şekilde yaşamayı sürdürdüyse de bugün işler tersine dönmüş durumda. Çok değil, bir, hatta yarım yüzyıl önce yaşamımızı sürdürmek için, iyileşmek, güzelleşmek, ısınmak, başımızı sokacak ev kurmak, kumaş dokuyabilmek, sepet yapabilmek, araç gereç yapımında kullanmak için yararlandığımız bitkileri unutmuş haldeyiz. Belleğimizin doğaya dair olan kısmı kalın bir sis perdesinin arkasına saklanmış durumda. Bu yüzden olmalı; mevsiminde doğadan toplanmış otlara metelik vermezken seralarda, hibrit tohumlardan, tarım ilaçları ve hormonlarla, suni gübrelerden oluşan yataklarda yetiştirilmiş, güya albenili ama plastik tadında sebzelere, meyvelere övgüler düzüyoruz. Yine bu yüzden, bitki çaylarıyla veya basit bitkisel tedavilerle iyi edebileceğimiz en basit hastalıkları bile (mezarlarındaki otacı büyükannelerimizin kemikleri sızlıyor olmalı) kimyasal ilaçlarla tedavi etme peşine düşüyoruz. Neyse ki 21. yüzyılda işler tersine dönmeye başladı da yine doğanın düşmanımız değil dostumuz, anamız, atamız, işbirlikçimiz olduğunu hatırlamaya başladık. Yöntemlerinden asla taviz vermeyen batı tıbbının bile tarihi binlerce yıla dayanan tedavilerle bütünleşmiş bir yapıya eskisi kadar itiraz etmediğini, tıp doktorlarının meditasyondan, ruhsal iyileşmenin bedensel iyileşmeden ayrı tutulamayacağından, doğru beslenmeden, bitkisel tedavilerden bahsettiğini görüp bizi gökyüzündeki krallıklarından izleyen şamanları mutlu ediyoruz.
İşte bu kitap büyükannelerimizin, dedelerimizin yaşantısında büyük yer tutan, sofraya aş, hastaya ilaç olan yabani otlarımızı bir nebze olsun tanıtabilmek için yazıldı. Her bir otun başında yer alan hikâye, sadece hoşluk olsun diye değil, etrafımızda gördüğümüz, bazen küçümsediğimiz, çoğu zaman farkına bile varmadığımız, önemli ve büyük yaşamlarımızdan, ülkülerimize ulaşmak için verdiğimiz çabadan zaman bulup dikkat etmediğimiz otların, yetiştirdiğimiz veya doğadan topladığımız aromatik bitkilerin birilerinin teninde yeşil bir iz bıraktığını, bu izin yaşamsal olabileceğini göstermek için yazıldı. Onlar yalnızca çevremizi güzelleştiren, bahçemizi dolduran, soframıza gelen, demliğimize veya ecza dolabımıza giren bitkiler değil, yaşamımızın vazgeçilmez iğne oyaları, sanat eserleri, destanları, öyküleri, şiirleri aynı zamanda. Bunları da görün istedim. Gerisi ise zaten onları daha kolayca tanımanıza yardımcı olacak, her birinin önem ve özelliklerini anlatan, sizi gizemlerine ortak etmeye çalışan, kimler tarafından ne şekillerde kullanıldıklarını bir bir ortaya döken bilgilerle örüldü. Dilerim her birini benim kadar (hatta daha çok) sever, onlarsız bir dünyanın mümkün olmadığını, onlar yok olduğunda insanın da yok olacağını anlarsınız. İyi okumalar.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.