Mimarlık Öğrencileriyle Söyleşi

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Mimarlık tarihinde 20. yüzyıla damgasını vuran büyük ustalardan mimar ve şehirci Le Corbusier, çok ilginç bir yazardı aynı zamanda. Bu kitap, bu çok önemli yaratıcı ve düşünürün heyecan verici dünyasının kapılarını Türk okurlarına ilk kez açıyor.

Şaşkınlık

Mimarlık nerelerde şimdi? Hiçbir dönemde bir toplum, bizimki kadar şaşkın, çaresiz kalmadı. Yaşamın maddesel süreciyle düşünsel davranış biçiminin doğal ögeleri arasındaki ilişkiyi böylesine koparıp yitirmedi. Amaçlarla araçlar arasında bir ilişki kopmasıydı bu, izlenecek bir çizginin yokluğuydu. Yapı alanında tutarsızlık dorukta bugün ve bir tür Bizans entrikacılığı, bir uygarlığın sahip olduğu en büyük gerçekleştirme olanaklarının akılcı amaçlara yönelmesini engelliyor. En büyük maddesel gücüne ulaştığı bir zamanda insanoğlu, görme yeteneğini yitiriverdi. Beyaz uygarlığın deniz feneri Fransa, bu kargaşanın sergilendiği yer oldu. Makinalaşmış toplumumuzu bekleyen görevler, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de dev boyutlara ulaşıyor. Savaşın yıktıklarını yeniden inşa etmek zorundayız, ama asıl görevimizin yanında bu hiçbir şey değil; tüm ülke çoktandır inşa edilmeli, yeniden inşa edilmeli, yeniden yapılanmalıydı; bir dokuda hücrelerin, evlerde ailelerin yenilendiği gibi; yeni nesillerin doğması ve yaşamın sonsuz oyununun sürmesi için. Ne yazık ki bizler uyuyorduk ve ülkeyi tozlar kaplamıştı. Biliyorum, benzerlerine göre çok parlak bir tarihin güzel, çekici, gurur okşayan tozuydu bu. Olağanüstü canlı, diri, girişimci, cesur, gözüpek, sevinçli, türkülerle, borularla yankılanan bir ulusun, başkalarınca uzun süre yol gösterici olarak görülmüş ve her yerden fışkıran bir sanatın giysileriyle göz alıcı bir ulusun tozuydu. Ama bilinçlerimizin çevresinde gurur okşayıcı bir hale oluşturan bu toz, uzunca bir süredir sönmüş bir ateşin, hâlâ görülebilen parıltısıydı yalnızca. Uyuyorduk, oysa yüz yıl önce, ilk lokomotiflerle birlikte görünmeye başlayan bu yeni uygarlığı, parça parça inşa etmek gerekiyordu. Kimileri bu kaygıyı duymuşlardı; başka yerlerden daha çok ve daha açık bir biçimde. XIX. yüzyıl boyunca ve XX. yüzyılın ilk yarısında düşünen, keşfeden, bildiren, haykıran yalvaçlar eksik olmadı... Ve bu nedenle eleştirildiler, lanetlendiler, itildiler. Bilim adamı, düşünür, toplumbilimci, sanatçı... Kargaşa çıkarıcı gözüyle bakılıyordu hepsine. Dışarıda -evrende- teknik devrimin utkularıyla yıkımları atbaşı gidiyordu ve bundan, yazgı saati geldiğinde, felsefî bir sonuç çıkacaktı: bizi bekleyen o bilinç devrimi. Unutmayalım ki teknik ve bilinç, mimarlığın iki ana kaldıracıdır, yapı sanatı onların üstünde durur. Yüzyıllık, binyıllık değerlerin çatladığı, giderek çöktüğü görüldü. Mekanik hızlar, dünyanın dört bir yanına yeni bir bilgiyi ulaştırıyordu. Doğal ilişkiler bozuldu ve insan, bir anlamda yurdunun yabancısı oldu, geleneğin yollarını bırakarak, dengesini yitirerek ve çevresini, evini, sokağını, kentini, banliyösünü, kırlarını, düşüşünün meyvası korkunçluklarla doldurarak. Yeni bir yapı dünyasıydı bu, her yanı istila eden, iğrenç, tuhaf, kaba, kötü ve çirkin; manzaraları, kentleri, yürekleri kirleten. Her şey oldu bitti, en kötünün sınırlarına dayandı - eksiksiz bir felaket. Bu hem olağanüstü hem de tiksinç yüzyılın insanı, darmadağınık, yeryüzünü davranışının artıklarıyla doldurdu. Mimarlık ölüyordu, başka bir mimarlık doğdu. Artık bu olayın içyüzünü iyice anlamaya çalışmamız lazım. Yalnızca gençlik, bu yeniden doğan mimarlığın çevresinde birleştirme gücünü oluşturabilecek kadar özgür ve henüz bir çıkar peşinde değil. Büyükler eski oyuna bağımlılar; çıkarları ve alışkanlıkları var; onlar için maceranın tadı da, zamanı da geçmiş. Bir sayfa çevriliyor; çevrilen bu sayfa sizsiniz, bu benzeri görülmemiş dönemin genç insanları, ve onun bembeyaz sayfasını, bir yücelik ve içtenlik çiçeklenmesiyle dolduracaksınız.

Bu ülkede verilen eğitim, sizi bu güne dek bu tür bir yaratıcılığa, dolayısıyla da kendinize yönelteceğiniz bu tür yorulmak bilmez bir çabaya çağırmadı. Hep bunun tersi bir davranışa itildiniz. 1914’den öncesine bir bakın: “çağdaş biçem”in defteri dürülmüştü. Oysa nice korkusuz insan, bir kuşak boyu, tüm yüreklerini ona bağlamışlardı. Aradan zaman geçip 1914-18 savaşında kurtarılan yörelerin yeniden inşası gündeme geldiğinde, bu olumsuz tutumun bizi nerelere getirdiğini birlikte gördük: Fransa’nın en büyük kuruluşlarından biri, bilançosuna sıfır sayısına yazmaktan başka birşey yapamadı. Bu büyük olanak, yalnızca kara paranın işine yaradı. Akademik düşüncenin güçlenmesi, çok özel bir olayda, 1927 yılında Cenevre’de, Uluslar Sarayı’nın planlarının oluşturulmasında en üst düzeye ulaşacaktı. Amaç hiç de dönemin mimarlığının düzenlenmesi, yaşamın iki eğilimi arasında bir seçim yapılarak mimarlığın yönünün belirlenmesi değildi. Ama ilgi ve katılım çok büyük ve anlamlı oldu. Cenevre’ye üç yüz yetmiş yedi proje geldi; planlar uç uca eklense, yaklaşık 14 km’yi bulacaktı uzunlukları. Akademizm, silahlarını bilemişti; zamanını kolladı, eyleme geçti, sıçradı, ısırdı ve öldürdü... Toplumların yaşam oyununda yeni bir perdeye dürüstçe bir kapı açabilecekken –bu perdenin günün birinde oynanması nasıl olsa gerekecek–, sizin hocalarınızdan1 bu tür dolapları çevirmede usta biri, oyunu edepsiz bir komedyaya, ceza yasası kapsamına girmeyen ama zamanın yargısından kaçması olanaksız, birinci sınıf bir üçkağıt numarasına dönüştürdü. Numara başarılı oldu ve hemen ertesi gün, pusudan yararlı çıkan kişi, düşüncelerini açığa vurdu: “Salt sanat adına mutluyum: Fransız ekibinin, saflarda yerini aldığında amacı, barbarlığın sırtını yere getirmekti. Barbarlık sözcüğüyle, birkaç yıldır Doğu ve Kuzey Avrupa’da ortalığı kasıp kavuran bir tür mimarlığı, daha doğrusu anti-mimarlığı kastediyorum. Yirmi yıl önce tepelemeyi başardığımız şu “kamçı darbesi” üsluptan hiç de daha az korkunç değil; tarihin tüm güzel dönemlerini yadsıyor, sağduyuyu ve ince beğeniyi aşağılıyor. Şimdi sırtı yere geldi, çok da iyi oldu...” Saflarda yerini alan Fransız ekibi, Enstitü üyesi Bay Nénot’yla, bu olay nedeniyle ortaklık kurduğu, İsviçre’de, Cenevre’de mimarlık yapan Bay Flegenheimer’den oluşuyordu. Az önce söz ettiğimiz iddialı yargının sahibiyse bir zamanlar Sorbonne’u inşa etmişti ve Roma’daki Victor-Emmanuel anıtının, bu ölümsüz kentin yüreğine dikilmiş o inanılmaz mermer kütlesinin, gezginlerin gözlerini yakan en acı verici, en dayanılmaz marsığın sorumlularından biriydi. Sözü edilen “anti-mimarlık”da Doğu Avrupa’dan gelmiş değildi, Fransa’dandı; XIX. ve XX. yüzyıl yapıcılarının dirençli araştırmalarından doğal bir biçimde doğmuştu: Labrouste’ların, Eiffel, Séjourné, de Baudot, Tony Garnier, Auguste Perret’lerin, matematiği, yeni malzemeleri –betonarmeyi, çeliği, camı– hesaba katan ve dönemin gebe olduğu büyük akımları yansıtan araştırmalarından... Utkular kazanan bir mimarlıktı bu, ama ancak Büyük Savaş’tan sonra Avrupa’nın kuzeyine ve doğusuna yayılmaya başlamıştı. Gördüğümüz gibi eğilim sorunu ortaya konmuştu, ölü formüllere doğru bir geriye dönüş öngörülüyordu ve dümen ansızın kırıldı. Neyse ki yaşam güçlüdür. Saray, Akademi tarafından inşa edildi gerçi, ama programın maddesel gereklerini karşılayabilmek için rakiplerinin düşüncelerini çalmak, yağmalamak zorunda kaldılar.2 İşte bu çirkin olayların ardından “Uluslararası Çağdaş Mimarlık Kongreleri”, 1928 yılı Haziran ayında, La Sarraz toplantısında doğdu.3 Bu kongreler, yapı sanatının ve şehirciliğin büyük insancıl kuralları üstünde anlaşan ve günümüzün atılımcı düşünce biçimini temsil eden, dünyanın dört bir yanından seçkin mimar ve şehircileri bir araya getiriyordu. Fransa dışında bütün ülkeler, C.I.A.M’ların sonuçlarından doğal bir biçimde yararlandılar ve kendi adamlarından bazılarına önemli sorumluluklar yüklediler: Hollanda, Belçika, İsveç, Finlandiya, İspanya, Brezilya, ABD, İsviçre ve daha bir çok ülke... Fransa C.I.A.M. grubu, ülkesine sürekli -ama yararsız- bir biçimde, özellikle de 1937 Sergisi nedeniyle işbirliği önerilerinde bulundu. Bunun yanı sıra, C.I.A.M.’ların şehircilik alanındaki temel programını oluşturan “Atina Belgesi”ni, Jean Giraudoux’nun bir önsöz konuşmasıyla yayınladı. Bu Fransız ozan ve düşünürü, 1939 yılında “Tam Yetki” adlı yapıtında tüm ülkesini yüksek bir kavramın, düşgücünün yüceliği ve görkemi düşüncesinin çevresinde toplanmaya çağırdı. Düşünce laboratuvarı Fransa’ysa çoktandır ezmekle, küçümsemekle, görmezden gelmekle, itmekle, yaratıcılarının cesaretini kırmakla geçiriyordu zamanını. Bunun tehlikeli bir nazlanma olduğunu, yakın geçmişteki olaylarda görüldü. Büyük yapıcıların ülkesi, yapı alanındaki geleneklerin beşiği, yapı sanatındaki büyük buluşların ocağı; çekilen sularının en sığ noktasında buluyoruz bugün onu. Gotik kemerlerin ve katedrallerin, XIX. yüzyılın büyük çelik ve cam yapılarının vatanına, üstelik de betonarmenin vatanına, artık gençleri birleştirme görevi düşüyor doğal olarak; sizleri güven ve inançla atılıma ve serüvenin tadına yönlendirme görevi. Şu tapılası uğraşın ardına düşürerek hepinizi: bugünün uygarlığına, ona yaraşır konutu armağan etme uğraşının. Size kanıtlamak -ve kabul ettirmek- istediğim de bu: bugün ivedilikle ve tüm Fransa toprağında insanlara, çalışma yaşamına, nesnelere, kurumlara, düşüncelere yaraşır konutu inşa etmek zorundayız. Ancak böyle biter bu şaşkınlık!

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.