Marmara'da Bir Ada

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Bu kitap kendi hayat maceramın bir sahnesini anlatıyor. Orada memleketin siyaset âlemine karışmış bir kişinin hatıralarından çok, insan kaderinin akıl, basiret, vicdan, korkaklık, cesaret, hıyanet, sadakat gibi tecellilerinden sesler duyacak, renkler görecek, kokular alacaksınız. Bir de milletin tarihe göçmüş bir devrinden ibret dersleri!”

Bu kitap, 1962 yılında Tercüman gazetesinde “Şu ve Bu” imzası ile yayımlanırken, Tedbirler Kanunu’nun çıkması üzerine yarım kalan, “Yassıada, Kayseri ve Ötesi” başlıklı yazıların genişletilmesiyle hazırlanmıştır. Tercüman’da çıkan kısmını, Kayseri Bölge Cezaevi’nde müebbet ağır hapis hükümlüsü olarak bulunduğum zaman yazmıştım. Dr. Mükerrem Sarol’un yardımı olmuştu. Yine o tarihte İstanbul Savcılığı’nın giriştiği takibat üzerine avukatım ve ablam Süreyya Ağaoğlu yazıların sorumluluğunu yüklenmiş, tam o sıralarda çıkan af kanunu üzerine adli takibat da durdurulmuştu. Aradan, aşağı yukarı on yıl geçtikten sonra o yazıları tekrar ele alırken biliyorum, birçok kimse, hatta kader arkadaşlarımın bir kısmı bile geçmişi kurcalamak neden, diye sorabilirler. Buna cevap vermeliyim:
27 Mayıs’ı yaratmış husumet sahiplerinin çoğu, sonra kulaktan dolma sözlere, hikâyelere inananlar, yakın geçmişin cemiyetimiz için her yönden büyük küçük zararlar doğurmuş bu sarsıntısını istismar eden çeşitli ideoloji mensupları hâlâ ve hemen her gün Demokrat Parti devri aleyhinde yazıyor, hatıralar yayımlıyorlar. Bunun ötesinde, okulların tarih ve vatan bilgileri kitaplarında aynı yalanlar, aynı yanlışlar genç kuşaklar için ders konuları olarak yer almakta devam ediyor. Demek ki bunları yapanlar, geçmişi hatırlatmakta kendi ölçülerine, hesaplarına göre içtimai fayda bulmaktadırlar. O halde ben de aynı geçmişi başka yönlerden kendi ölçülerime göre hatırlatmakta aynı içtimai faydayı niye gözetmeyeyim? Ortada korkunç bir gerçek var. Memleketin aydın geçinen zümresinin bir kısmı, günahı çok büyük bir hata yaptı; memleketin cumhurbaşkanına, hükümetine, genelkurmay başkanına, eski kuvvet kumandanlarına, tanınmış generallerine, valilerine, yüksek memurlarına, aralarında büyük şairler, sanatkârlar, âlimler, hukukçular, milletvekillerinin hepsine, bir cümle ile millet ve devleti her köşeden temsil eden devlet kadrosunun hemen hemen bütününe “dikta rejimi kurulmasına teşebbüs etmiş ve sefil menfaatler uğruna diktatöre boyun eğmiş vatan hainleri” damgasını vurdular, yine memleketin tanınmış hukukçularından bir adalet divanı da bu damgayı mahkûmiyet kararları ile mühürledi.
Eğer Türk devletini maddi, manevi temsil edenler toptan vatan haini olabiliyorlarsa Türkiye’de vatana hıyanet pek kolaylaşmış, pek ucuzlamış demekti.
Aynı günah iki yıl sonra yine işlendi. Bu sefer de memleketin düşmana karşı savunmasını yapacak subayları yetiştiren tek okulu, yine hemen hemen bütün kadrosu ile vatana hıyanetle suçlandırıldı.
Şayet, Türkiye’de hizmete başladıktan sonra teğmenlikten mareşalliğe kadar bütün ordu rütbelerine namzet gençler toptan vatan haini olabiliyorlarsa artık Türk milletinin maddi, manevi şan ve şerefi ayakta durabilir miydi? Bırakalım ötekileri, sadece şu iki günahı hatırlatmak gelecek kuşaklara yapılması gereken büyük vazifedir.

Sonra yine, gelecek kuşakların Yassıada Davaları diye tarihe geçmiş bu sosyal trajedi veya komedinin nasıl oynandığını bilmelerinde, hünerli ve acemi aktörlerini tanımalarında da fayda var. Bu davalar bir yüzler, ruhlar, zihniyetler resmi geçididir. Hemen söyleyeyim, yazdıklarım da gerçeklerin sadece küçük bir parçasıdır ancak. Hemen hemen sadece davaların belkemiği olan Anayasayı İhlal Davası’nı ele aldım. Bu dava zabıtlarının 3.000 sahifeden fazla, bütün dava zabıtlarının da 30.000 sahifeye yakın olduğu göz önünde tutulursa yazdıklarımın bir örnekten ibaret kaldığı kolaylıkla anlaşılır.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.