Mai ve Siyah

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Mai ve Siyah” Halit Ziya Uşaklıgil’in ilk önemli romanıdır. Halit Ziya’nın “onda hemen bütün ben varım, benim bir daha geri gelmeyecek olan emellerle, hülyalarla ve onların yanı başında hüsranlarla dolu olan gençliğim var” dediği roman, Servet-i Fünun kuşağının sanat ve edebiyat görüşlerini tartışması bakımından bir edebî manifesto olarak da değerlendirilir.

Genç bir şairin mavi hülyalardan siyah felaketlere düşüşünü anlatan “Mai ve Siyah”ı, Türk romanının bu şaheserini, yazarının kaleminden çıktığı şekliyle, Handan İnci yayına hazırladı.

Mülkiye Mektebi’ni bitirdikten sonra matbuat âlemine atılan Ahmet Cemil bir yandan büyük bir özenle ilk şiir kitabını hazırlamakta, öte yandan da gazete-matbaa patronluğu ve Erenköylü zengin aile kızı Lamia’yla evlenme hayalleri kurmaktadır. Ancak babasının ölümüyle Süleymaniye’deki mütevazı hayatı sarsılır: Annesi Sabiha ve kız kardeşi İkbal’in geçimini sevmediği kitapları çevirmek, tahammül edemediği çocuklara özel dersler vermek suretiyle sağlamak zorundadır. Hayallerle hakikatlerin çatışması hiç bitmez... Önce, Ahmet Cemil’in şiirleri eski sanat anlayışını savunanlar tarafından acımasızca eleştirilir; sonra, eniştesi Vehbi Bey kız kardeşini hamileyken öldürmekle kalmaz Ahmet Cemil’in de gazetedeki başyazarlığına  son verir; nihayetinde, sevgilisi Lamia ise bir subayla evlenir.

Raci’yi hiçbiri sevmezdi. Sârî bir tebessüm bütün dudakları dolaştı, herkeste bu sözlerden latif bir haz uyanıyordu. Raci istihfaf eden bir nazarla cevap vermeye çalışıyordu.

Ahmet Cemil dinleyenlerin muhabbetine emin olan bir natuk itminaniyle mütebessim dudaklarını fincana uzattı, sözünde devamda mahsus gecikiyormuşçasına kahvesinden uzun bir yudum içti, sonra dedi ki:
“Hüseyin Nazmi’yi tahkir vesilesi arayanları anlayamıyorum. Her gün kucak kucak önünüze yığdığı o bediaları, edebiyat binasının o yeni esaslarını görmemek için insan gözlerini kapamak, bugün kaleminden taşan zafer sayhasını işitmemek için insan kulaklarını tıkamak lazım gelir...

...Latifelerle onu tevkif etmek istiyorsunuz, boş fikir! Görmüyor musunuz ki bugün dehasının pınarı tehevvüre gelmiş bir nehir gibi akıyor; ileriye, daima ileriye akıyor!.. Onun coşkun dalgalarına sed mi çekebileceksiniz?.. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O en saf kaynaklardan kuvvet alarak, en yüksek tepelerden atlayarak, en gönül okşayan vadilerde dolaşarak, en temiz kayalardan süzülerek büyüye büyüye yükseldi. Düşmanları biraz ağızlarını açsalar boğulacaklar...”

Saip –kısa, zayıf, kuru çocuk– hazzından ellerini ovuyordu. Sait dayanamadı, arkadaşı Raci’den ayrıldı, “Evet!” dedi.

Ali Şekip gizlice Raci’yi gösterdi; Raci kinden, hasetten mürekkep bir hisle sanki boğuluyordu.

Ahmet Cemil ince parmaklarıyla yumuşak sarı saçlarını taradı; gözleri yarı kaybolmuş, bir sâniha dalgasıyla tutuşmuş kadar parlak çehresi –lambanın ziyasıyla yarı gölgeli bir levha şeklinde, kendisini dinleyen, bütün sözlerine iştirak ettikleri gözlerinde okunan bu arkadaşların karşısında– Raci’ye yarı dönük, yarı muhatap bir vaziyette devam etti:
“Siz şiirimizi bıraktıkları noktada sabit görmek istiyorsunuz, amma buna imkân olmayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz...”

Raci’nin dudaklarında sanki istihfaf tebessümü donmuş, orada yapışmış gibi ne dağılıp ne açılıyordu.
Ahmet Cemil’in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor, dudaklarına bir ihtizaz geliyordu. Fakat sedası, saf bir ahenk kadar kulakları okşayan, ruha sıcaklık veren sedası –uçtukça pervaz kabiliyeti artan kırlangıçlar gibi– söyledikçe kuvvet buluyordu.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.