Kurmacasız Bir Yaşam - Kardeşi Erhan Bener'le Söyleşi

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Tarih Vakfı’nın sözlü tarih projesi kapsamında 1995 yılında yapılan Vüs’at O. Bener’le kardeşi Erhan Bener’in video kayıtlarından ortaya çıkan Kurmacasız Bir Yaşam, epizodik belleğe dayalı bir geçmiş zaman hikâyesi.
Bener kardeşlerin çocukluk, gençlik ve yetişkinlik yılları; başlarından geçen birbirinden ilginç olaylar; yakın tarihimizin bilinen olaylarının perde arkası ve tanınan simalarla ilişkileri; meslek hayatları ve gönül kırıklıkları; edebiyata girişleri 1950’ler Ankara’sının kültürel ortamı...
Kısacası, Kurmacasız Bir Yaşam’ı okurken kendinizi hayata, edebiyata, tarihe ilişkin tanıklıkların ve lezzetli bir sohbetin ortasında bulacaksınız.

Fotoğraflar: Ayşe Bener arşivinden (VOB portresi: Ergun Melin)

EB: Efendim günaydın. Tarih Vakfı’nın sözlü tarih çalışmaları çerçevesinde bugün ağabeyim yazar Vüs’at O. Bener’in çalışma mekânında birlikte bulunuyoruz.
Ben Erhan Bener, kardeşiyim. Ben de yazarım. Bugün bu konuşmayı yapmamızın bir özelliği var. Bugün –daha doğrusu dün– ağabeyimin doğum günüydü. Bugün yetmiş üç yaşının birinci gününde burada bir araya gelmiş bulunuyoruz. Efendim, şimdi ağabeyim Vüs’at O. Bener, özellikle öykü alanında Türkiye’nin başta gelen yazarlarından. 1950 yılından bu yana yayımlanmış öykü ve oyun kitapları var. Kitapları diyorum, çünkü burada biraz üzülerek söyleyeyim, ödül de kazanmış oyunları sahneye bir türlü konulamadı,* onun için kitap halinde çıkmış oyunları var, ayrıca romanları ve şiir kitabı var.
Benim kendisiyle aşağı yukarı neredeyse elli yıllık bir yazarlık dostluğum vardır. Tabii çocukluğumuzdan beri gelen bir de kardeşlik ilişkimiz var ki, bu ilişki sanıyorum Türkiye’de her kardeşe, kardeşler arasında herkese nasip olmayan bir dostluk içerisinde bugüne kadar süregelmiştir. Dolayısıyla, ağabeyimin yaşam savaşımı içerisindeki çeşitli evrelerinden bilgim var. Tabii birçok konuda bunları kendisinin anlatması gereken yerler olacak kuşkusuz –birlikte yaşadığımız günler dışında– ama özellikle çocukluk günlerimizde anılarımız birbiriyle çakışmakta. Tabii ben doğduktan sonraki kısmı için söylüyorum bunu.
Babamız Dr. Mustafa Raşit. Doktorluğu fen doktorluğundan geliyor. Adamcağızın başına o yüzden birtakım işler gelmiş. Belki bir ara ondan da söz ederiz. Çünkü o zamanki Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Dr. Rıza Nur biraz antika bir adammış, babamı da tıp doktoru olarak bildiği için onu Orta Eğitim Umum Müdürlüğü’ne atamış. Fakat sonradan babamın tıp doktoru değil, fen doktoru olduğunu öğrenince azletmiş hemen. Böyle bir hikâyesi var…
Doğum yeri Seydişehir… Annemiz Merzifonlu Mediha Bener. Haznedarzadelerden. Ağabeyim onların ilk çocuğu: 1922’de Samsun’da doğmuştur. Ben ikinci çocuklarıyım. 1929’da Kıbrıs’ta, Lefkoşa’da doğdum. Bir de kız kardeşimiz var: Bilge (Bener) Bölükbaşı. O da 1939’da Bolu’da doğdu.
Şimdi artık bu ufak girişten sonra, ben kendisine sormaya başlayayım.
Evet, 1922’de Samsun’da dünyaya geldin. Babamın bir lafı vardı, “Dünyaya gelen kurtulamaz seng-i kazadan” diye, senin 1922’de, sanıyorum doğduğun sırada –annem anlatırdı, oradan kalmış aklımda– Yunanların şeyleri… Neydi o?
VOB: Averof...
EB: Averof zırhlısı gelmiş, Samsun’u bombardıman ediyormuş. Hatta herkes kaçışmış. Sen o günlerde doğmuşsun galiba, öyle bir şey söylemişti annem.
VOB: Evet. Orada ufak bir şey var. O günlerde doğmamışım, yani biraz daha önce.
EB: Öyle mi?
VOB: Bebeklik sırasında diyelim… Üç dört aylık filan ancak varmışım.
EB: Peki, babam ne yapıyordu Samsun’da?
VOB: Samsun’da yedek subay. O zaman “ihtiyat zabiti” deniyor, yani Kurtuluş Savaşı’nda. Artık savaşın son dönemleri. 30 Ağustos Zaferi’ne doğru gidildiği dönemde, yedek subay olarak Samsun’a, oranın koruyucusu, öyle ufak bir birliğin başına vermişler.
EB: Şeydi değil mi, Sahil Topçusu.
VOB: Sahil Topçusu. Eskiden tabii, Çanakkale Savaşı’nda ağır topçu imiş... Bu kez sahil topçusu olarak Samsun’a atamışlar. Annemle evliliklerinin henüz daha birinci yılı olacak. İşte o sırada Pontuslar filan, bunlar iyice sıkışık durumdalar, hepsi dağıtılmış ama son bir gösteri düzenleme ihtiyacını duyuyorlar anlaşılan ki, Yunanlar “Averof” adındaki zırhlıyı gönderiyorlar. Samsun açıklarına geliyor, demirliyor. O sırada babam sahil topçusu. Bombardıman başlıyor. Gazhane denilen yer ateş alıyor bayağı, koruyacak güçleri de yok ve acaba bu savaş gemisinden bir çıkarma olur mu olmaz mı heyecanı yaşanıyor. İşte babam o endişe içinde bir emir eri ile anneme haber gönderiyor. Diyor ki, “Çocuğu al, ata atla Merzifon’a götür, biz burada savaşacağız” filan. Fakat buna hacet kalmıyor. Averof birkaç gösteri bombardımanından sonra çekip gidiyor.
EB: Bir şey soracağım, “at”la demiştin...
VOB: Evet.
EB: Sanıyorum burada annemin bir özelliği çıkıyor ortaya. Yani öyle yaman bir kadın herhalde, değil mi?
VOB: Evet. Daha çocukluğundan beri Merzifon’da, babası Kadı Sait Efendi’nin çiftliğinde sürekli ata binermiş, şehre gider gelirmiş. Son derece sportif bir yapısı vardı. Yani babam o haberi boşuna göndermiyor. Düşünün ki Samsun’dan Merzifon’a atla gidecek. Yanına bir er vermiş, o da arkasında, beraber biz Merzifon’a gideceğiz. Öyle bir niteliği vardı tabii.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.