Işık Gölge Oyunları

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

İlk senaryom 1986’da çekildi. Başka yönetmenler için yazdığım sekiz senaryo, yönetmen olarak yazıp çektiğim yedi film, yayınladığım iki roman ve bir hikâyeler toplamı için ‘Neden yaptın?’ sorusuna verebileceğim tek kelimelik cevap şu olurdu: Mecburiyetten.”
Ümit Ünal, 21 yaşında girdiği sinema dünyasındaki deneyimlerini anlatıyor. Senaryoları ve filmleri üzerine kurulu, uzun bir öykü gibi akan bu söyleşi, birçok özel anı, şaka, itiraf, gözlem ve bilgi ile dolu.
“Yaşadığımız bu tuhaf ve biraz acıklı, zaman zaman dehşet verici ülkede, gizlilik ve ciddiyet esastır. Küçük çocukların mizah duygusu yoktur, çoğunluk nüfusu ruhen çocuk kalmış insanlardan oluşan güzel yurdumuzda da her şeyi açık konuşanları ve şaka yapanları genelde sevmezler. Komedi sanatçılarımız bile mesleklerini yaptıkları zamanlar haricinde çok ciddidirler. Herkesin gizlemesi gereken bir şeyi vardır. Benim gizleyecek bir şeyim yok. Bu kitapta elimden geldiği kadar her şeyi ‘olduğu gibi’ anlatmaya çalıştım.”

Sıra Nar’a geldi. Şimdilik son filmim, dolayısıyla hatıraları hâlâ taze, film de yolun çok başında.
Türkiye son on yılda ciddi bir değişimden ve dönüşümden geçti, geçiyor. Çocukluğumuzun ülkesinde değiliz artık. Gücün ve paranın el değiştirmesiyle birlikte, resmi tarih değişiyor, değerli ve doğru bilinen şeyler değişiyor, yeni değerler ve doğrular yerleşiyor; korkulanlar, sevilenler, nefret ya da saygı duyulanlar değişiyor. Güzel memleketimizin krizi, darbesi eksik olmaz ama bu son yıllar gerçekten her şeyin derinlemesine alt üst olduğu ve belirsizliğin, güvensizliğin, kutuplaşmanın, inanç savrulmalarının dorukta olduğu, gerçekten tuhaf zamanlar.
Kalabalık bir grup insana bakınca ne kadar farklı olduklarını, aynı anda birbirinden bunca faklı düşünen insanın birlikte yaşamayı nasıl başardıklarını düşünürüm hep. İstanbul’un kalbi denebilecek İstiklal Caddesi’nin başında durup nehir gibi akan insanlara bir baksanız: Günümüz insanları, 1970’ler, 1960’lar, 19. yüzyıl... Sanki bütün bu zamanlardan saç baş, kılık kıyafet ve uçurumlarla ayrılmış bambaşka zihniyetler aynı anda yan yana yürür gibidir. Birbirlerine dokunmamaya çalışarak geçer giderler. Aslında fikir düzeyinde birbirinin yok olmasını isteyecek binlerce insan, yine de barış içinde bir şekilde yaşar. Nedir onları birlikte yaşatan?
Hepimiz nar taneleri gibi birbirinden ayrıyız: Hem çok benzeriz, hem de çok farklıyız. Ama açılmamış bir bütün nar gibiyiz aynı zamanda. Bence bir narın tanelerini bir arada tutan kabuk gibi, bizi bir arada tutan şey, birbirimize duyduğumuz inançtır.
Peki ya o kabuk çatlarsa... Ya birbirimize duyduğumuz güven dahil inandığımız her şeyden kuşkuya düşersek... Ya adalet duygumuz kaybolursa... Ya, her insan kendi adaletini aramaya başlarsa... Çatlayan bir nar gibi, taneler her yere yayılmaz mı?
Nar çok yeni ve henüz seyirci kitlesiyle buluşmamış bir film. Bu kitap çıktığında da büyük olasılıkla filmi görmemiş pek çok insan olacak. O yüzden hikâyesini özetlemek istemiyorum. Ama karşılıklı güvenin ve inancın, toplumdaki adalet duygusunun kayboluşuyla ilgili olduğunu söylersem herhalde hikâyeyi ele vermiş olmam.
Kendi adaletini sağlamak üzere boyundan büyük işlere kalkışan, çok ezilmiş ve acılar çekmiş ve bu yüzden her şeye inancını kaybetmiş çaresiz bir kadının hikâyesiyle başlıyor film. Onun yol açtığı olaylar başka üç insanın hayatını temelden değiştiriyor.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.