İmge ve Göz - Görsel Temsil Psikolojisi Üzerine Yeni İncelemeler

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Dünyanın öncü sanat tarihçilerinden Profesör Sir Ernst Gombrich, sadece sanat camiasını değil, gerçeği arayan, dünyaya merakla ve heyecanla bakan herkesi etkileyen çalışmalar üretti. Sanat ve diğer disiplinler arasında diyalog gelişmesi için çok önemli katkılarda bulundu.

Elinizdeki bu kitap, Gombrich’in resimsel temsilin psikolojisi üzerine çarpıcı ve büyüleyici güzellikte metinlerini içeriyor. Sanat tarihçisinin anlayışıyla sezgisel psikoloğun titiz yaklaşımını birleştirmeyi başaran yazar, perspektif, hareketin temsili, iletişimde görselliğin rolü, temsilde gerçeklik standartları gibi meseleleri net ve akıcı bir dille ele alıyor. Sanat öğrencilerinin yanı sıra sosyal bilimcilere ve bilimadamlarına esin kaynağı olmaya devam ediyor.

“Profesör Gombrich’in diğer bütün çalışmaları gibi, buradaki metinleri de dopdolu, hayranlık uyandırıcı ve düşündürücü. Sanatın doğasına ışık tutan, onu ortaya çıkaran kitaplarından bir yenisi.” - John Boulton Smith, Apollo

Sir Ernst Gombrich (1909-2001)  Viyana’da doğdu. 1936 yılında Londra’daki Warburg Enstitüsü’ne katıldı. 1959’dan 1976’da  emekli olana kadar Londra Üniversitesi’nde Klasikler Tarihi bölümünü yönetti ve dersler verdi. İngiltere Devleti’nin şövalyelik unvanını (1972) ve Order of Merit üstün hizmet madalyasını (1988) kazandı. Kitaplarından birkaçı: “The Story of Art” [Sanatın Öyküsü], “Art and Illusion” [Sanat ve Yanılsama], “Sense of Order” [Düzen Duygusu]. Ayrıca makalelerinden pek çok derleme yayımlanmış, eserleri pek çok dile çevrilmiş, tekrar baskıları yapılmıştır.

Kapaktaki eser (detay): Victor Vasarely, “Oervegn Kek”, 1970, Özel Koleksiyon.

Phaidon Press’in yayımladığı toplu yazılarımın altıncısı olan bu kitap, ilk kez Sanat ve Yanılsama: Resim Yoluyla Betimlemenin Psikolojisi’nde gündeme getirdiğim sorunları ele alan yazılarımın büyük bir bölümünü içermektedir. Bu kitap, 1956 yılında verdiğim Mellon Konferansları’na dayandığı ve 1960’ta yayımlandığı için, söylediklerimi yeniden düşünmek ve gözden geçirmek için epey zamanım oldu; bu düşünce ve gözden geçirmelerin bazılarını, 1967, 1971 ve 1977 tarihli İngilizce basımların önsözlerinde dile getirdim. Yalnızca güzel sanatlar ve edebiyat öğrencileri değil, bilim adamları da, bazı noktaları açmamı ve bazı kapsamlı değerlendirmeleri ana çizgileriyle toparlamamı istediler, böylece entelektüel dünyamızın birbiriyle iletişim kuramayan iki kültüre ayrılmış olduğu şeklindeki kötümser görüşün yanlışlığını ortaya koydular. Bu istekler doğrultusunda, fotoğraflar, şemalar ve haritalar gibi öteki görsel araçlara daha çok yer verme gereğini duydum.

Bu yeni incelemeleri kabaca yazıldıkları sıraya göre düzenlemenin yararlı olacağını düşündüm, ama bu kararla aşırı bağlı hissetmedim kendimi. Dolayısıyla, kitabın ilk yazısını Austin’deki Teksas Üniversitesi’nde verdiğim “Sanat Yoluyla Görsel Keşif” konulu bir konferans oluşturuyor, çünkü burada bir bütün olarak konuya yeni bir açıdan bakıyorum.

Warburg Enstitüsü’nde düzenlenen ve Görelilik Kuramı üzerine, Tarihyazıcılığı üzerine ve İlahiyat üzerine konuşmaları da içeren “Zaman ve Ebedilik” konulu bir konferans dizisi, Sanat ve Yanılsama’da bir ölçüde üstünkörü işlediğim bu konuyu “Sanatta An ve Hareket”te yeniden ele almaya teşvik etti beni. Rahmetli Sir Julian Huxley’nin Kraliyet Derneği için düzenlediği bir sempozyumda okuduğum “Sanatta Kalıplaşmış Jestler ve Anlatım”da, Sanat ve Yanılsama’nın 10. Bölümünde ele aldığım konuları geliştirme fırsatını buldum. Bu toplantı da, insan ve hayvan davranışı üzerine çalışan araştırmacılardan oluşan bir araştırma grubunun kurulmasına vesile oldu; söz konusu gruba “Batı Sanatında Eylem ve Anlatım”ı ele alan bildirimle katkıda bulundum. Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi’nde düzenlenen ve bir psikolog ve bir filozofla katıldığımız bir konferans dizisinde, yüz benzerliğini konu alan “Maske ve Yüz” başlıklı bir tartışmada bu sorunlu alana geri döndüm.

Scientific American dergisinin iletişim konulu bir özel sayısına katkıda bulunmaya çağrılmam, “Görsel İmge” üzerine bir yazıyla sonuçlandı; söz konusu yazı, doğmakta olan bu disiplini ana çizgileriyle, özlü olarak değerlendirmeye çalışır. Royal Society, Toplu Bakış Konferansları’ndan birini benim araştırma alanıma ayırıp, konferansı benim vermemi isteyince, daha da zor bir görevle karşı karşıya kaldım. Bu bildiriye “Ayna ve Harita” adını verdim.

Görsel algı alanındaki büyük araştırmacı müteveffa J. J. Gibson’a Armağan Kitap’ta yer alan “Gök, Sınırdır” başlıklı yazımda, hem onunla dostça bir tartışmayı sürdürmekten, hem perspektif tartışmasını (görsel imgeye ilişkin herhangi bir değerlendirme, perspektif konusuna asla uzak duramaz) “Doğruluk Standartları: Durağan İmge ve Devinen Göz” başlıklı bir başka incelememdeki hareket tartışmasıyla birleştirmekten mutluydum; bu sonuncu yazı, seçkin psikolog Prof. Hans Wallach’ın onuruna yazılmıştı.

“Sanatta Deney ve Deneyim” bir başka “ekümenik” girişimin, Royal Institution’daki Richard Bradford Mütevelli Heyeti’nin desteklediği ve gene tarihçilerin, eleştirmenlerin, bilim adamlarının ve filozofların katıldığı bir dizinin sonucu olarak ortaya çıktı. Bu kitaptaki “İmge ve Kod: Resimsel Temsilde Kalıp-Gelenekçiliğin Kapsamı ve Sınırları” başlıklı son yazı ise, Michigan Üniversitesi’ndeki Sanat Göstergebilimi Sempozyumu’nda bildiri olarak sunulmuş olup, bu nedenle özellikle filozoflara seslenir.

Bırakın öteki yazılarımı, Sanat ve Yanılsama’yı bile okumuş olmalarını bekleyemeyeceğim kitlelere konuşurken, savlarımı özetlemek, hatta başka yerlerde kullanmış olduğum örneklerden söz etmek zorunda kalmam, belki de kaçınılmazdı. Olsa olsa bunların şimdi konunun bütünlüğünü ortaya koyan birer laytmotif işlevi edineceklerini umabilirim. Öyle de olsa, ötekilerle bağlantılı konuları ele alan üç yeni incelemeyi kitaptan çıkarmaya karar verdim. Richard Gregory ile birlikte yayına hazırladığımız Illusion in Nature and Art [Doğa ve Sanatta Yanılsama; Londra, 1973] kitabı için yazdığım bölüm, buradaki yazılardan bazılarını tamamlayıcı bilgiler içeriyor olabilir, ama bu yayın genel olarak ulaşılabilir olduğundan, yeniden yayımlama gereğini duymadım. Logic and Art: Essays in Honor of Nelson Goodman [Mantık ve Sanat: Nelson Goodman Onuruna Yazılar; New York, 1972] için yazdığım “‘What’ and ‘How’: Perspective Representation and the Phenomenal World” [“‘Ne’ ve ‘Nasıl’: Perspektif Temsili ve Görüngüler Dünyası”] başlıklı yazım, bu oldukça “yavan” sorunu işleyişiyle, bir bakıma buraya dahil edilemeyecek kadar teknik göründü gözüme. Charles Singleton’ın yayına hazırladığı Interpretation, Theory and Practice [Yorum, Kuram ve Uygulama; Baltimore, 1969] kitabındaki İmgelerin Tanıklığı kısmına bir katkının parçası olan “The Variability of Vision” [“Görmenin Değişkenliği”] bölümünü de, burada yayımlamamaya karar verdim - büyük ölçüde, yazının gerektirdiği çok sayıdaki görsel malzeme yüzünden. Bununla birlikte, görüşlerimi ayrıntılı olarak değerlendirmek ve eleştirmek isteyenlerin, bu yazıları ve elbette, imgelerden çok örüntülerin algılanması üzerinde duran The Sense of Order [Düzen Duygusu] adlı kitabımı dikkate alacaklarını ummak isterim.

Bu derlemeye İmge ve Göz adını verirken, özellikle, algı araştırmalarında son zamanlarda gözle görülür hâle gelen bir vurgu değişimine dikkati çekmek istedim. Son birkaç yıldır, imgeleri algılama konusu giderek daha çok ilgi çekiyor. Son yazılarımda John M. Kennedy’nin A Psychology of Picture Perception [Resim Algısının Psikolojisi; San Francisco, 1974] adlı kitabından yararlanma olanağı buldum; ama M. A. Hagen’in yayına hazırladığı en yakın tarihli çalışma olan The Perception of Pictures [Resimleri Algılama; New York, 1980] –ciltler halinde yayımlanmaya devam eden bir yapıt- yararlanma olanağım olmadı. Kitabıma kütüphane raflarında yeni çalışmaların eşlik edecek olmasından mutluluk duyuyorum; umarım bu kitap insanın en temel ve en zevkli yetilerinden birine –imge oluşturma yetisi– ilişkin tartışmanın sürdürülmesine ve yeni boyutlar edinmesine katkıda bulunur.

Bir kez daha, bu önsöze son verirken, nazik yardımcılarıma teşekkür etmeyi zevkli bir görev sayıyorum. Phaidon Press’ten Simon Haviland ile Peg Katritzky’nin, Diana Davies’in ve Warburg Enstitüsü Fotoğraf Koleksiyonu çalışanlarının çok değerli yardımları oldu.

Şubat 1982, Londra
E. H. Gombrich

Sanat Yoluyla Görsel Keşif

I

Bütün sanatlar, terimi burada kullanmayı önerdiğim anlamıyla görsel keşifle ilgili değildir. Müzelerimiz, kuşatıcılığı açısından doğadaki canlılar dünyasının varlıklarıyla yarışan çeşitlilikte göz kamaştırıcı ve şaşırtıcı imgeler sunarlar bize. Bu imgeler arasında balinalar ile sinekkuşları, dev canavarlar ile zarif süsler, insanoğlunun farklı kültürler ve farklı iklimlerdeki düşlerinin ve kâbuslarının ürünleri yer alır. Ne var ki, bu yerkürede yalnızca iki kez, Eski Yunan’da ve Rönesans Avrupası’nda, sanatçılar sistematik olarak, birkaç kuşak boyunca, imgelerini görülür dünyaya adım adım yaklaştırmaya ve gözü aldatabilecek benzerliklere ulaşmaya çalışmışlardır. Birçok eleştirmenin bu başarıya duydukları hayranlığın yüzyılımızda eski coşkusunu yitirdiğinin farkındayım. Beğenileri ilkel ve arkaik sanata doğru yön değiştirdi. Bu tercihin bir başka incelememde1 dönmeyi umduğum yerinde ve ilginç gerekçeleri var, ama beğeni başka şey, tarih başka. Antikçağ dünyası elbette sanatın evrimini temel olarak teknik bir ilerleme gibi, sanatın temeli kabul edilen mimesis [“taklit etme”] becerisine egemen olma gibi görüyordu. Rönesans’ın ustaları da bu konuda farklı düşünmüyorlardı. Leonardo da Vinci yanılsamanın bu değerinden ne kadar eminse, Rönesans sanatının en etkili tarihçisi Giorgio Vasari de o kadar emindi: Vasari, doğayı doğru yansıtmanın evrimini irdelerken, resmin kusursuzluğa doğru gelişmesini betimlediğini veri kabul ediyordu.2 Söylemeye gerek yok: Batı sanatında bu evrim, Rönesans’la son bulmamıştır. Sanat yoluyla gerçekliğe egemen olma süreci, hızı değişerek, en azından 19. yüzyıla kadar sürmüş ve İzlenimcilerin verdikleri savaşlar, bu konu, yani görsel keşifler meselesi üzerine verilmiştir.

Bu anlatılanlarda bir nokta dikkati çekiyor ve psikolojik bir açıklamayı gerektiriyor. O da şu: Bu görsel gerçekliği taklit etme, son derece karmaşık, hatta son derece ele avuca gelmez bir mesele olsa gerek; öyle olmasa, inceliklerini öğrenmek için yetenekli ressamların kuşaklar boyunca çaba göstermesi gerekir miydi? Sanat ve Yanılsama adlı kitabımda,3 bu muammayı açıklığa kavuşturmak amacıyla, görsel algılama ile resimsel temsil arasındaki ilişkiyi irdelemeye çalıştım. Bir kez daha durum değerlendirmesi yapmanın ve bazı yeni düşünceleri sunmanın zamanı gelmiş olabilir. Araştırmalarımın sonuçlarını, sunuldukları biçimiyle yadsımak için herhangi bir neden görüyor değilim. Aslına bakılırsa, o oldukça el yordamıyla ilerleyen sunumu irdelemiş olan okur, buradaki bazı ana çizgileriyle özetlemelere katlanmak zorunda kalabilir. Ama sanırım bugün açıklamalarımdan bazılarını, herkesin erişebileceği bir deneyime daha sıkıca bağlayarak daha anlaşılır kılabilirim. Kitaba bugün başlayacak olsam, savımı anımsama-tanıma ayrımı çevresinde kurardım.

Tanımanın sanat açısından önemi konusunda, saygın bir otoritenin –üstelik, doğalcı resimlerin hâlâ şaşkınlık yarattığı bir dönemde yazmış bir otoritenin– sözlerini alıntılayabilirim. MÖ 4. yüzyılda yazan Aristoteles, Poetika’sında “taklit etme”nin niçin insana zevk verdiğini, niçin gerçek yaşamda gördüğümüzde acı verici bulduğumuz şeylerin kusursuz kopyalarına bakmaktan zevk duyduğumuzu ele alır. Aristoteles, bu zevki insanın doğuştan gelen öğrenme sevgisine bağlar; bu zevk, kendisinin de nazikçe kabul ettiği gibi, meslekten filozoflarla sınırlı değildir. “Benzerlikleri görmekten zevk almamızın nedeni, bakarken her benzerliğin ne olduğunu –şu, falanca şeydir, gibi– öğrenip çıkarsamamızdır.” Başka bir deyişle, zevk, tanımanın getirdiği zevktir. Doğalcı resim, tuval üzerinde boyayla oluşturduğumuz düzenlemeler yoluyla, bildik dünyayı tanımamızı sağlar. Aristoteles ve çağdaşlarının aksine, biz bu deneyime artık heyecan duymayacak kadar alışmış olsak gerek. Ama durum tersine çevrildiğinde, birçoğumuz hâlâ tanımanın zevkini duyar ve gerçek bir sahne karşısında birden “bu bir...” –bir Whistler belki ya da bir Pissarro– diye haykırırız.

Şurası açık: Tarihçiler olarak, bu ikinci deneyime ilki yoluyla yaklaşmak zorundayız. Çünkü Whistler ya da Pissarro, tuvallerinde görülür dünyanın tanınabilir imgelerini yaratamasalardı, biz de onların imgelerini doğada tanıyamazdık.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.