İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Almanya'nın etkili felsefe akımı Frankfurt Okulu'nun önde gelen düşünürlerinden Jürgen Habermas'ın, ileri endüstri toplumu koşullarında teknik, bilim ve demokrasinin nasıl uzlaştırılabileceğini incelediği bu kitap, birçok sorunun yeniden tartışılmasına yol açabileceği gibi, "bilgi toplumu" ve "iletişim çağı" gibi kavramların, son günlerde ülkemizde de moda olan, kolaycı kullanımlarının ne denli tehlikeli, yeni teknolojilerin ve bilimin toplumsal yaşama olan etkilerinin nasıl derinine düşünülmesi gereken olgular olduğunu da hatırlatabilir.

Çalışma ve Etkileşim
Hegel'in Jena Çalışması "Tin Felsefesi" Üzerine Notlar

Hegel, Jena'da 1803/04 ve 1805/06 yıllarında doğa ve tin felsefesi üzerine konferanslar verdi. Tin Felsefesi, fragmanlar halindeki Törellik Sistemi'ne dayanır. Hegel'in bu yazıları henüz, bir zamanlar yapmış olduğu politik ekonomi öğreniminin etkisi altındadır. Marxist Hegel araştırmaları buna hep dikkat çekmiştir. Ne var ki, Jena çalışması Tin Felsefesi'nin özel konumu şimdiye kadar yeterince gözönünde bulundurulmamıştır.  Hâlâ eskisi gibi, Lasson'un daha Jena Konferansı'nı yayınlarken yazdığı önsözde dile getirdiği anlayış hakimdir: bu çalışmalar Fenomenoloji'ye bir ön basamak olarak değerlendirilir ve daha sonraki sistemle olan paralellikleri vurgulanır. Buna karşılık, ben, Hegel'in Jena'da verdiği iki konferansta da tinin oluşum süreci için özgünlüğü olan, fakat sonradan terkedilmiş bir sistematik ortaya koyduğu tezini savunmak istiyorum.
Dil, iş aleti ve aile kategorileri diyalektik ilişkilerin üç eşdeğer örneğini tanımlarlar: simgesel serimleme, çalışma süreci ve karşılıklılık temelinde etkileşim, nesneyi ve özneyi her biri kendi tarzında uzlaştırır. Dilin, çalışmanın ve törel ilişkinin diyalektiği, her durumda uzlaştırmanın özel bir biçimi olarak açınmıştır; henüz aynı mantıksal biçimde kurulmuş olan basamaklar değil, bizzat kurmanın çeşitli biçimleri söz konusudur. Benim tezimin bir radikalleştirilmesi şöyle olabilirdi: Diğerlerinin yanısıra, dilde, çalışmada ve törel ilişkide de kendini açığa vuran, kendi düşünsemesinin (Reflexion) saltık devinimindeki tin değildir, tersine, ancak dilsel simgeleştirmenin, çalışmanın ve etkileşimin diyalektik bağlamı, tin kavramını belirler. Yoksa anılan kategorilerin sistematik konumu bununla çelişir, çünkü mantıkta değil gerçek bir felsefede vardırlar. Öte yandan, o sıralar diyalektik ilişkiler o kadar görünür bir şekilde heterojen deneyimlerin temel örneklerinde sıkışmışlardır ki, mantıksal biçimler birbirlerinden, her birinin alındığı maddi bağlama göre ayrılmaktadırlar: henüz dışlaşım ve yabancılaşma, benimseme ve uzlaşma birbirlerini işaret etmektedirler. Jena konferanslarında, mevcut bilincin üç diyalektik örneğinin ancak birlikte ele alındıklarında tinin yapısını şeffaf kıldıklarını vazeden bir eğilim sürekli mevcuttur.

I

Hegel, Öznel Mantık'ın girişinde, diyalektiğin temel deneyimin dayandığı ben kavramını hatırlatır: "Ben [...] bu birincil saflıktaki, kendi kendisi ile ilişkili birliktir, ve bu dolaysız olarak değil, bütün belirlenmişlikten ve içerikten soyutlanarak ve sınırsız eşitliğin özgürlüğüne kendi kendisiyle geri dönerek böyledir. Böylelikle o genelliktir; o yalnız negatif ilişki yoluyla, yalnızca soyutlama olarak görünen, kendisiyle birlik olan ve böylelikle bütün belirlenmişliği kendi içinde çözülü olarak barındıran birliktir. İkincisi, ben, aynı dolaysızlıkla, kendi kendisiyle ilişkili negatiflik olarak tek oluştur, kendisini başkalarının karşısına koyan ve kapatan saltık belirlenmişlik halidir; bireysel kişiliktir. O saltık genellik ki, aynı şekilde dolaysız saltık tekleştirmedir ve bir kendindelik ve kendisi içinliktir, nihayetinde yasa olma hali olan bu kendinde ve kendisi için olma hali, yalnızca yasa olma haliyle birlik içindedir, bu hal kavram olarak ben'in doğasını da oluşturur; birinden ve diğerinden, sözü edilen iki aşama aynı anda hem soyutlamalarında hem de eksiksiz birlikteliklerinde anlaşılmazlarsa, hiçbirşey kavranamaz." Hegel, çıkış noktası olarak, Kant'ın tam-algının kaynaktaki-sentetik birliği adı altında geliştirdiği ben kavramını almaktadır. Burada ben "saf, kendi kendisi ile ilişkili birlik" olarak, "düşünüyorum" olarak, bütün düşüncelerime eşlik edebilmesi gereken olarak, düşünülmüştür. Bu kavram düşünseme felsefesinin (Reflexionsphilosophie) temel deneyimini, yani: özdüşünsemedeki (selbstreflexion) ben-özdeşliği deneyimini, böylece, dünyadaki bütün olası şeyleri soyutlayan ve kendisini biricik şey olarak kendisine indirgeyen, bilen öznenin kendisinin deneyimine varmasını, dile getirir. Benin öznelliği düşünce olarak belirlenmiştir -kendisini bilen öznenin kendi kendisi ile olan ilişkisidir. Kant bu öz-düşünseme deneyimini aynı zamanda kendi bilgi teorisinin varsayımlarına göre yorumlar: aşkın bilincin teminatı olması gereken, kaynaktaki tam-algıyı, empirik olandan arındırır.
Fichte, öz-düşünsemenin düşünsenişini, kuruluşlarının hizmetinde olması gerektiği düşünülen sahalara bölünmeye kadar götürür, ve kuruluş sorununa, ve hatta benin son kuruluşuna dayandırır. Burada, ben ve diğeri arasındaki ilişkinin kendini-bilmenin öznelliği çerçevesindeki diyalektiğini izler. Buna karşın Hegel, ben ve öteki diyalektiğini tinin öznelerarasındalığı (Intersubjek-tivität) çerçevesine bırakır; burada ben kendisi ile kendisinin ötekisi olarak değil, ben bir başka benle öteki olarak iletişim kurar.
Benin adeta kendi kendisini vazettiğinin söylendiği, 1794 Bilim Öğretisi'nin diyalektiği, yalnız olan düşünsemenin ilişkisine bağlı kalır: Özbilinç Teorisi olarak, benin kendi kendisiyle özdeşlenen öteki ile kendini bilerek, kendini kurduğu o ilişkinin çıkmazlarına bir yanıt verir. Hegel'in diyalektiği yalnız olan düşünsemenin ilişkisini, kendini bilen bireylerin ilişkisi lehine aşar. Özbilinç deneyimi artık kaynakta sayılmaz. Hegel için bu deneyim, daha çok, kendimi öteki öznenin gözleriyle gördüğüm etkileşim deneyiminden çıkar. Kendi kendimin bilinci, perspektiflerin çaprazlanmasının bir türevidir. Benim bilincimin, bir başka öznenin bilincinde yansımasıyla sabitlenmesi gereken özbilinç ancak karşılıklı kabul edilme temelinde oluşur. Bu yüzden Hegel, benin özdeşliğinin kaynağı sorusunu, Fichte gibi, bir kendi kendisine ulaşan özbilincin kuruluşu ile yanıtlayamaz, bunu yalnızca Tin Teorisi ile yapar. Tin, özbilincteki kendinin öznelliğinin temelinde yatan köken değil, içinde bir benin öteki bir benle iletişim kurduğu ve iki öznenin de dönüşümlü olarak kendilerini ancak mutlak bir dolayım olarak ondan oluşturdukları aracıdır. Bilinç, öznelerin karşılaştıkları bir orta(*) olarak mevcuttur, öyle ki karşılaşmadıkça özne olarak var olamayacaklardır.
Kant'taki, özbilincin aşkın birliğini Fichte adeta yalnızca derinleştirir; sentezin soyut birliği, benin kendisini bildiği olarak ben ve başkası karşıtlığının birliğini üreten kaynaktaki bir eylemde çözünür. Hegel buna karşı, Kant'ın daha boş olan ben özdeşliğinde ısrar eder; fakat bu beni, genel kategorisinde anladığı bir aşamaya indirger. Özbilinç olarak ben, soyut ben olduğu için, açıkçası bilen veya tasarlayan bir özne için verilmiş olan bütün içeriklerin soyutlamasından doğduğu için, geneldir. Bir ben, kendi özdeşliğinde ısrar eden bir ben, dış nesnelerin çeşitliliğinden olduğu biçimde, iç durumların ve yaşantıların sonuçlarından da soyutlanmalıdır. Soyut benin genelliği, bu tüm mümkün öznelerin kategorisi yoluyla, yani kendine ben diyen her birinin bir birey olarak belirlenmesiyle kendini gösterir. – Fakat öte yandan, aynı ben kategorisi, bir defasında kendine ben dendiğinde, kendini vazgeçilmez bir birey ve yegane olarak öne süren belirli bir özne düşünmenin de bir veçhesidir. Demek ki benin özdeşliği yalnızca özbilinçliliğin o soyut genelliğini değil, aynı zamanda tekilliğin kategorisini de dile getirmektedir. Ben, yalnızca işte burada, verilebilir koordinatlar içerisindeki tekrarlanabilir bir özdeşleştirme anlamında değil, nihayetinde bireyselleşmiş olanı ifade eden özgün isim anlamında da bireyselliktir. Tek oluşun kategorisi olarak ben, sonlu bir sayıdaki unsurlara, örneğin kalıtım maddesindeki bugün sayıları bilinen temel unsurlara indirgenmeyi dışlar.
Fichte ben kavramını ben ve ben-değilin özdeşliği olarak anlarken, Hegel onu baştan itibaren genelin ve tek olanın özdeşliği olarak kavrar. Bende genel ve tek olan biraradadır. Tin bu birliğin diyalektik açınımıdır, yani törel bütünselliktir. Hegel, terimi keyfi olarak seçmez, çünkü bizim günlük konuşma dilinde bir halkın tini, bir dönemin tini, bir takımın tini olarak tanıdığımız "tin", yalnız olan bilinçliliğin öznelliği hakkında her zaman yüzeyseldir. Genelin ve tek olanın özdeşliği olarak ben, ancak benin özdeşliğini onunla özdeş olmayan bir başkası ile bağdaştıran bir tinin birliğinden kavranabilir. Tin, teklerin, bir dilin gramerinin konuşanlarla ya da bir sistemde geçerli kuralların etkinlikte bulunan bireylerle olan ilişkisindeki gibi davranan ve genelliğin aşamasını tekliğin karşısında vurgulamayıp bunların özgün bağlantılarına izin veren bir genelin aracılığıyla iletişim kurmasıdır. Bu yüzden Hegel tarafından somut diye anılan o genelin aracılığında tekler birbirlerini karşılıklı olarak özdeşleyebilirler ve aynı zamanda kendileri özdeş olmayan olarak kalabilirler. Hegel'in ilk görüşü özbilinç olarak benin ancak tin olduğunda, yani, öznellikten, özdeş olmayarak kendini bilen öznelerin karşılıklılık temelinde birleştikleri bir genelin nesnelliğine geçebildiğinde kavranabileceğine dayanmaktadır. Çünkü, ben, bu tam açıklanabilir anlamda genelin ve tekin özdeşliği olduğu için, ana karnındayken geleceğin canlısı, türünün bir örneği olan ve biyolojik açıdan nihayetinde birçok elementin bir kombinasyonu şeklinde yeterince açıklanabilir olan bir yeni doğmuş çocuğun bireyselleştirilmesi, ancak toplumsallaştırma süreci olarak kavranabilir. Burada onun açısından toplumsallaştırma, verili bir bireyin toplumsallaştırılması olarak düşünülemez, daha ziyade bir bireyi ilk olarak ortaya çıkaran odur.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.