Hak Dostum Diye Başlayalım Söze

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Haldun Taner’in “Rahat bir kır kahvesinin hasır iskemlesinden, nargilemi fokurdatırken okura hitap eder gibi bir üslup içinde yeni bir tür tutturduk” dediği “Hak Dostum Diye Başlayalım Söze”, onun öyküleri kadar sıcak ve samimi yazılarından oluşur. Bildiklerini alçakgönüllülükle aktaran, görüşlerini güler yüzle paylaşan, olaylara geniş bir kültürel birikimle bakan, çok yönlü, abartısız bir yazar vardır karşımızda.

Usta yazar, kitabın ilk baskısında şöyle der: “Yıllar sonra Abdi İpekçi, “Milliyet”te sohbetler yazmamı istedi. Hiç niyetim olmadığı için teveccühüne teşekkür ettim, gelecek yıl, öbür yıl diye erteleyip durdum. Sonunda onun direnci baskın çıktı. ‘Hak Dostum’ başlığı ile haftalık sohbetlere başladım. Bu kitabı büyük dostumun aziz anısına adıyorum.”

Köprümüz

Bindiğimiz dolmuş, dün, Köprü’nün tam orta yerinde bozuldu. Yeni Köprü’den söz ediyorum. Ulusal onurumuz, yapıtsal böbürümüz, Köprümüzden.

Görmemişin oğlu olmuş, çekmiş... bir yerini koparmış, derler. Köprü üstünde duranlardan huylanıyorlar. Bir yerini koparırlar diye. Düdükler öttü. Memurlar geldi. Bozukluk saptandı. Ama, bu arada, köprünün tam orta yerinde beş dakika kadar kaldık. Alelacele geçip giderken, ya hiç görmediğimiz, ya da görüp sindiremediğimiz nice güzelliklerin o anda farkına vardım. Doya doya seyrettim. Acele yüzünden şu dünyada neleri kaçırıyoruz arkadaşlar.

On beş, yirmi yıl oluyor. Beni ünlü pedagog Prof. Albert März’e ağırlayıcı atamışlardı. Adamı Kabataş’tan Üsküdar’a geçiriyordum. Araba vapurunun güvertesinde, turistlere özgü ve romantik bönlükle, durmadan söyleniyordu. “İşte Avrupa’dan ayrıldık”, “İşte Asya’ya yaklaşıyoruz”, “Şimdi tam orta yerdeyiz.” Üsküdar’a ayak basınca hemen karısına kart attı. “Asya’dan sevgilerle.” Artık her şeyi “tipik Asya’yı” görüyordu. Havayı derin derin kokladı. Hapşırdı, genzine herhalde Orta Asya’nın baharat kokuları kaçmıştı. Çamlıca’ya çıktığımızda bulutlar dağılmış, güneş açmıştı. Şaka olsun diye, “Asya’nın güneşi başka yakar” diyecek oldum! Hazret ona bile seve seve inandıydı...

Kırk yıldır, evet tam kırk yıldır, Kadıköy vapuru ile, her gün iki öğün, kıta değiştirir dururum, bir gün olsun övünmek aklımın köşesinden geçmedi.

FESLE ŞAPKA ARASINDA

Ama yayalara Köprü’den geçme izni verildiği gün gidip ta orta yerde duracağım. Sağ ayağım Avrupa’da, sol ayağım Asya’da, bir an gözlerimi kapayıp Zen Budistleri gibi içime dalacağım. Köprü ile özdeşleşeceğim.

Biz Türkler neyiz? Fesle şapka arasında acayip birer yaratık. Doğa mistisizmi ile Batı rasyonalizmi arasında, bir parça ondan, bir parça bundan, bir çelişkiler kavşağı. Demokrasimizin radyoskopisi, yani şu son koalisyon hükümetimiz bile bunu açıkça göstermiyor mu?

Neyse bunu geçelim. Kuleler ilk dikildiği zaman, Köprü, Boğaz’ın güzelliğini, şehrin siluetini bozacak diyenler çoktu. Ama bittikten sonra pek yadırganmıyor. Alıştık mı, ne? Hakçası aranırsa, Köprümüz, dünyanın en güzel şehrine, en yüce anıtların ortasına oturtulmasının saygılı bilincinde. Tıpkı camilerimiz, saraylarımız gibi şehrin topografyasına, dolaydaki tepelerin kıvrıntılarına, kısacası doğaya uymayı bilmiş, onu tamamlamış. Arana arana varılmış bir sadeliğin asil alçakgönüllülüğü içinde. Bu haliyle, birer görmemişzadelik anıtı gibi ufkumuzu bar bar yırtan Sheraton’un, Hilton’un, Intercontinental’ın hacı ağa zevksizliğinden hemen ayrılıyor.

Köprü’nün tam orta yerinde bunları düşündüm. Bir an, altımdaki Boğaz’ı yalılardan, korulardan, vapurlardan soydum.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.