Giovanni’nin Odası

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Baldwin’in on yıl yaşadığı ve yaratıcılığını bulduğu Paris’te yazdığı Givanni’nin Odası, o günler için işlenmesi bir hayli cesaret isteyen bir konuyu, “eşcinsel aşk”ı ele alıyor: Amerikalı beyaz delikanlı David’in Paris’te İtalyan garson Giovanni ile yaşadığı eşcinsel ilişki, toplumsal değer yargılarının baskın çıkışıyla bu ilişkiden kaçıp ve evli bir erkek olarak “güvenli” bir hayat sürmek için eski sevgilisi Hella’ya sığınması ve bütün bu çabaların üçüne de trajik sonuçlar getiren sonuçsuzluğu...

Karşımda, yanı başımda, odanın dört bir yanında duvar gibi üst üste istiflenmiş kartondan, deriden kutular duruyordu; bunlardan bir kısmını sicimle bağlanmış, bir kısmı kilitli, bir kısmıysa patlamış kısımlarından içindekiler dışarı taşacak kadar doluydu. Tam yanımdaki bloğun en üstündeki kutudan keman sonatlarına ait notalar sarkıyordu. Odada keman da vardı; çarpılmış, çatlak kutusunun içinde masanın üstünde duruyordu. Oraya belki dün, belki yüz yıl önce konmuş, bir daha da yerinden kıpırdatılmamıştı. Masanın üstünde bir sürü sararmış gazete ve boş şişeler vardı. Bir de kahverengi, kabuğu iyice buruşmuş, çürük bir patates çarptı gözüme. Filizlenmişti, ama filizleri bile çürümüştü. Sağa sola dökülen kırmızı şarap, döküldüğü yerde kuruyup kalmıştı. Odaya eski şarabın ağır, tatlı kokusu sinmişti. Ne var ki insanı asıl ürküten bu odanın dağınıklığı değildi. Bu dağınıklığın kaynağını aramaya kalkışınca, çözümü sağlayacak anahtarın hiçbir alışmış, olağan yerde bulunamayacağı gerçeğiydi. Çünkü burada neden alışkanlık değildi, yaşam koşulları ya mizaç da değildi; bu bir çeşit ceza, bir yastı. Bunu nasıl anladığımı bilemiyorum, ama anlamıştım işte, kim bilir belki de bunu yaşamak istememdi bunun nedeni. Ölümcül, kaçınılmaz bir tehlike karşısında insan nasıl tüm gücünü toplar, zekâsını çalıştırır, tetikte durursa ben de aynı sinirli, gergin havada kendimi odayı incelemeye vermiştim; sonu gelmez bir gül bahçesinde kapana kısılmış o tuhaf eski zaman âşıklarıyla süslü suskun duvara, buzdan ve ateşten iki koca göz gibi bakan pencerelere, içinden zebanilerinden seslendiği kara bulutlar gibi alçalıp kararan, ortasından hastalıklı, deforme bir cinsel organ gibi sarkan sarı lambanın ardına gizlenip, kötü niyetini gözden saklayan ancak bir türlü yumuşatmayan tavana bakıyordum. Bu ucu körleşmiş okun altında, bu baskılanmış, paramparça ışık demeti altında Giovanni’nin ruhunu baskılayan korkular yatıyordu. Birden Giovanni’nin beni neden istediğini, neden bu son sığınağına getirdiğini anladım. Bu odayı yıkacak, Giovanni’ye yeni, daha iyi bir yaşam armağan edecektim. Bu yaşam ancak benim kendi yaşamım olabilirdi ve Giovanni’nin yaşamını değiştirebilmesi için de benim yaşamımın da bu odanın bir parçası olması gerekecekti.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.