Fikirler Tarihi - Ateşten Freud'a

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Peter Watson’ın muazzam araştırmasının ürünü olan Fikirler Tarihi insanlık tarihinin, insanın yaratıcılığının kapsamlı bir dökümü.
İki milyon yıl önce çakmaktaşı baltanın icadıyla başlayan bu tarihte, imparatorların ve kralların, bakanların ve generallerin değil, insanlığın uzun koşusunun mihenk taşları olan fikirlerin hikayeleri anlatılıyor. İlk diller, ilk sözcükler, tanrılar, kurbanlar, takvim, zaman, sanat, para, yazı ve ekonomi, mucitler, filozoflar, müzisyenler, dini liderler, şairler, yazarların hayat hikayelerinden damıtılarak okura sunuluyor.

Geleneksel tarihe bir alternatif olarak yazılan bu kitap, kralların, savaşların, fetihlerin ve antlaşmaların tarihini değil, tarihe kaydedilmiş bütün büyük olayların arkasındaki düşünce süreçlerini, bu süreçlerin ürünleri olan fikirlerin ve buluşların tarihini sunan bir başucu kaynağı. Beş ana başlık altında sunulan kitabın amacı, yazarının ifadesiyle “geçmişte ya da halen yaşayıp düşündüklerimiz üzerinde uzun vadeli bir etkisi olan fikirleri ve buluşları belirleyip irdelemek.”

Kendimizi ve içinde yaşadığımız dünyayı anlamak yolunda bir ilk adım olan Fikirler Tarihi, yola devam etmek isteyenlere zengin kaynakçasıyla da yardımcı oluyor.

Tarihteki En Önemli Fikirler: Bazı Adaylar

1936’da, İngiliz fizikçi ve doğa filozofu Sir Isaac Newton’dan kalan ve elli yıl kadar önce Cambridge Üniversitesi’ne sunulduğunda, “bilimsel değerinin olmadığı” kanısına varılan bir yazılar derlemesi, Sotheby’s’in Londra’daki müzayede salonunda açık artırmaya çıkarılıyordu. Derlemeyi bir başka Cambridge’li satın aldı: Seçkin iktisatçı John Maynard Keynes (daha sonra, Lord Keynes). Keynes, birkaç yılını, temel olarak elyazmaları ve not defterlerinden oluşan belgeleri incelemeye ayırdı ve 1942’de, İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında, Londra’daki Kraliyet Derneği Kulübü’ne bir konferans verdi. Keynes, konferansında “tarihin en ünlü ve en yüceltilen bilim adamı” hakkında yepyeni bir görüş ortaya koyuyor; kulübün üyelerine şunları söylüyordu:
Newton, 18. yüzyılda ve sonrasında, modern bilim adamları çağının en önde geleni ve en büyüğü olarak, bir rasyonalist olarak, bize mesafeli ve arı akıl temelinde düşünmeyi öğretmiş bir kişi olarak düşünülegelmiştir. Ben onu bu çerçevede görmüyorum. Kanım o ki, Newton’ın 1696’da Cambridge’den ayrılırken bir kutuya koyduğu ve kısmen dağılmış da olsa günümüze kadar ulaşan belgeler üzerine kafa yormuş hiç kimse, onu böyle göremez. Newton, akıl çağının öncüsü değildi. O, büyücülerin sonuncusuydu, Babil ve Sümerlilerin sonuncusuydu; somut ve zihinsel dünyaya, entelektüel mirasımızı 10.000 yıldan epey önce kurmaya başlamış olanların baktığı gözlerle bakan son büyük zihindi.
Biz Newton’ı hâlâ öncelikle çekim gücünün bir arada tuttuğu modern evren kavramını düşünen kişi olarak biliriz. Ama Keynes’in Kraliyet Derneği’ndeki konuşmasından sonraki onyıllarda, ikinci –ve çok farklı– bir Newton çıktı ortaya: Yıllarını simyanın gölgeli dünyasında, felsefe taşını bulmaya yönelik gizli bilim araştırmalarıyla geçirmiş, kıyamet gününü öngörmeye yardımcı olacağını düşündüğü için Kutsal Kitap kronolojisini incelemiş bir kişi. Newton, Gül-Haççılık, astroloji ve nümerolojinin büyüsüne kapılmış bir yarı mistik olup; Musa’nın, güneş merkezli Kopernik kuramının ve kendi çekim gücü öğretisinin farkında olduğuna inanıyordu. Newton, ünlü kitabı Principia Mathematica’nın yayımlanmasından bir kuşak sonra, “gök topografyasının en iyi rehberi” olduğunu düşündüğü Süleyman Tapınağı’nın tam planını bulmaya çalışıyordu hâlâ. Belki de en şaşırtıcı olanı, en yakın tarihli araştırmaların ortaya koyduğu şu yöndür: Simya alanındaki araştırmaları olmasa, Newton bilimde dünyayı değiştiren keşiflerini hiç gerçekleştiremeyebilirdi.
Newton paradoksu, bu kitaba başlarken yararlı bir uyarı niteliği taşıyor. Bir fikirler tarihinin, insanoğlunun zihinsel gelişiminde aşamalı bir ilerleyişi gözler önüne sermesi beklenebilirdi: İlk insanların hâlâ taş aletleri kullandıkları başlangıçtaki ilkel kavramlardan, dünyanın büyük dinlerinin yaygınlık kazanmasına, Rönesans döneminde sanatların eşsiz gelişimine, modern bilimin doğuşuna, sanayi devrimine, evrim kuramının yıkıcı içgörülerine ve hepimizin aşina olduğu, birçoğumuzun bağlı olduğu teknolojik “mucizeler”e.
Ama büyük bilim adamının kariyeri, durumun daha karmaşık olduğunu anımsatıyor bize. Çoğu zaman genel bir gelişme, aşamalı bir ilerleme olmuştur (ilerleme fikri, 26. Bölüm'de daha ayrıntılı olarak ele alınmaktadır). Ama kesinlikle her zaman değil. Tarih boyunca belli ülkeler ve uygarlıklar, bir süre parlak başarılar elde etmiş, sonra şu ya da bu nedenle geri plana düşmüşlerdir. Entelektüel tarih, hiç de düz bir çizgi üzerinden ilerlemez – çekiciliğinin bir bölümü de buradan kaynaklanır. Cambridge Üniversitesi’nden bilim tarihçisi Joseph Needham, The Grand Titration (1969) adlı kitabında, tarihin en büyüleyici bulmacalarından biri olduğunu düşündüğü şeyi yanıtlamak üzere yola çıkar: Kâğıdı, barutu, tahta baskıyı, porseleni ve kamu görevlileri için yazılı sınav fikrini bulmuş ve dünyayı yüzyıllarca entelektüel açıdan yönetmiş olan Çin, niçin gelişkin bilimi ya da modern iş yöntemlerini –kapitalizm– geliştirememiş; bu yüzden de, ortaçağdan sonra, egemenliğin Batı’nın eline geçmesine izin vermiş ve sonra gitgide daha geri plana düşmüştür? (Needham’in yanıtı, s. 464-465’te ele alınmaktadır).4 Aynı şey, İslam için de söylenebilir. Bağdat, 9. yüzyılda entelektüel açıdan Akdeniz dünyasına öncülük etmiştir: Antikçağ uygarlıklarının büyük klasikleri burada çevrilmiş, hastane fikri burada bulunmuş, cebir burada geliştirilmiş ve felsefede önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. 11. yüzyıla gelindiğinde, köktendinciliğin katı kurallarından ötürü, Bağdat artık önemini yitirmişti. Charles Freeman yakınlarda yayımladığı The Closing of the Western Mind (Batılı Zihnin Kapanışı) adlı kitabında, Hıristiyan köktendinciliğinin egemen olduğu erken Ortaçağ’da entelektüel yaşamın nasıl zayıflayıp yok olduğuna ilişkin birçok örnek verir.5 Lactantius, 4. yüzyılda şunları yazıyordu: “Amacı ne bilginin? Maksat doğal nedenleri bilmekse, Nil’in nerede yükseldiğini ya da şu gök kubbenin altında ‘âlimler’in kafa patlattıkları her ne ise onu bilmemin bana ne yararı var?”6 Hippokrates’in İÖ 5. yüzyıl gibi erken bir tarihte doğal bir hastalık olarak betimlediği epilepsi, ortaçağda Aziz Kristof’un şifa vereceği bir hastalık olarak görülüyordu. Bir İngiliz hekimi olan Gaddesdenli John, tedavi yöntemi olarak epilepsili hastaya Kutsal Kitap okunmasını, aynı zamanda hastanın üzerine beyaz bir köpeğin tüyünün koyulmasını öneriyordu.
Bir fikirler tarihinin bize öğretebileceği en önemli ders belki de bu: Entelektüel yaşam –varoluşumuzun herhalde en önemli, en tatmin edici ve en karakteristik boyutu– kırılgan bir şeydir, kolaylıkla yok olabilir ya da harcanabilir. Son bölümde, bu alanda nelerin başarılıp nelerin başarılamadığını değerlendirmeye ve bazı sonuçlara varmaya çalışacağız. Buna karşılık, bu Giriş yazısında, elinizdeki bu tarihin öteki tarihlerden hangi açılardan farklı olduğunu ortaya koyacak; bunu yaparken de, bir fikirler tarihinin ne olduğuna açıklık getirmeye çalışacağız. Değerlendirmemi, bir entelektüel tarih malzemesinin hangi farklı yollardan düzenlenebileceğinin irdelenmesi ile sınırlı tutacağım. Şurası açık ki, bir fikirler tarihi çok geniş bir malzeme bütününü ele alır ve bu malzeme yığınının yararlanılabilir olmasını sağlayacak yolların bulunması zorunludur.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.