Edebiyat ve Sanat Yazıları

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Modern romanın öncülerinden Marcel Proust bu kez eleştiri, deneme, inceleme, açıklama, mektup biçiminde kaleme aldığı “Edebiyat ve Sanat Yazıları”yla karşımıza çıkıyor. “Edebiyat Yazıları”nda Flaubert, Baudelaire, Chateaubriand, Goethe, Dostoyevski, Tolstoy, sem­bolist şairler, şiir ya da esrarengiz yasalar, vb. yorumlanırken; “Sanat Yazıları”nda Chardin, Rembrandt, Watteau, Moreau, Monet gibi ressamlar; Saint-Saëns, Reynaldo Hahn gibi müzisyenler; ve John Ruskin gibi bir sanat tarihçisi değerlendiriliyor.

Proust severler, onun yorumlarının ve üslubunun tadına şimdi de deneme ve eleştirileriyle varacaklar.

Marcel Proust lise yıllarından ölümüne dek uzanan süreçte eleştiri, deneme, inceleme, açıklama, mektup biçiminde kaleme aldığı ve birçoğunu dönemin önde gelen dergilerinde ya da gazetelerinde yayımladığı metinlerinde sürekli tartışan, hep kendini arayan, izlenimlere dayalı görüşleri dönem dönem değişim geçiren bir yazar olarak dikkatimizi çeker. Proust eleştirmenlerinin de belirttiği gibi, entelektüel yaşamının bir seyir defteridir onun bu tür metinleri. Yazmayı, yaratmayı, tartışmayı, tartışarak denemeyi hiçbir zaman bırakmamış bir entelektüelin serüvenini yalnız Kayıp Zamanın İzinde’de değil, romanına besin akıtmasını sağlayacak bu metinlerinde de açıkça görürüz. Edebiyattan resim sanatına resim sanatından müzik alanına sürekli araştıran, gözlemleyen, yorumlayan ve giderek kendi üslubunu yaratan bir denemecidir aynı zamanda Proust.

O, bir yazarı, bir ressamı, bir müzisyeni bir kere için düşünmez, bir kere için ele alıp bir karara varma yoluna gitmez. Yaşamının değişik anlarında birçok kez yaklaşır onlara: Ya çok sevip, çok etkilenip hiç bırakmaz peşlerini ya da hiç sevmedi mi bir daha düşünmemek üzere uzaklaşır onlardan. Ama bağlanacağı ya da tümüyle uzaklaşacağı bir yazarı ya da sanatçıyı iyice anlayabilmek için de metinlerine, resimlerine, bestelerine yönelik kendine sorular sorup çok sayıda yanıt almaya, yorumlar getirmeye çalışır. Okuduğu metinlerin, seyrettiği tabloların, dinlediği bestelerin içinde kendisiyle kurduğu diyaloglarla ilerler. Bu, Proust’un her zaman düşüncelerin çatışmasına inandığının bir başka kanıtıdır.

Gerçekten de Proust tartışmayı seven bir yazardır. Okuduğu kitaplarda rastladığı bir tümce, dergilerde gözüne çarpan bir değerlendirme, aldığı bir mektup, kendisine yöneltilmiş bir soru onu hemen kalemi eline almaya yöneltir, ve düşüncesi, görüşleri kaleminin ucundan dalga dalga kâğıda yayılır.

Yaşamı boyunca yazdığı bu parçalı metinler, yukarıda da değindiğimiz gibi, romanına da yön veren, romanın yapısına sürekli akıtılan besinler olarak da dikkatimizi çeker. Edebiyat ve sanat dünyasının gerçekliklerini parça parça ele alan her yazı, her mektup, her açıklama, her not, kısaca her yazı fragmanı Kayıp Zamanın İzinde açısından da vazgeçilmez bir öğe olarak dönüşümler geçirecek ve romanın yapısı içine şu ya da bu biçimde girecektir. Bu nedenle, söz konusu yazılar, hem kendi başlarına önem taşırlar hem de romanı besleyecek öğeler olarak değer kazanırlar. Yeri gelmişken hemen belirtelim: Proust bu metinlerinde ders vermeye, yeni yetenekler keşfetmeye kalkışmaz; yalnızca tartışır, yalnızca kendi izlenimlerini, metaforlarla dolu bir anlatımla sergiler. Bu yazılar tıpkı romanı gibi birer yaratım örneğidir, yaratım üstüne düşüncelerdir, yaratımın koşulları, sınırları konusunda yapılmış yorumlamalardır.

Proust yeni yetenekler keşfetmez, ama kendi yazarlık yeteneğini açıkça ortaya koyar.

Yaşamının değişik dönemlerinde kaleme aldığı metinlerden seçerek oluşturduğumuz Edebiyat ve Sanat Yazıları iki bölümden kurulu: Sembolist şairlerin dili, şiirsel yaratım, şiir ya da esrarengiz yasalar, roman yazarının gücü, klasisizm ve romantizm, Swann’ların Tarafı ve romanın devamı hakkında açıklamalar, Flaubert’in üslubu, Baudelaire’in, Hugo’nun, Vigny’nin şiiri, Goethe, Chateaubriand, Dostoyevski, Tolstoy, vb. üstüne metinleri içeren Edebiyat Yazıları ile Chardin, Rembrandt, Watteau, Moreau, Monet gibi ressamları; Saint-Saëns ve Reynaldo Hahn gibi müzisyenleri; ve Ruskin gibi bir sanat tarihçisini yorumlayan Sanat Yazıları. Bütün bu metinlerin hangi tarihlerde kaleme alındığını, ilk kez ne zaman, nerede yayımlandığını ve yine yazıların oluşum serüvenlerini kitabın sonunda yer verdiğimiz “Notlar, Açıklamalar ve Yararlanılan Kaynaklar”da belirttik. Ayrıca yazılardaki bir öğeye ilişkin açıklama yapma gereği duyduğumuzda da bunu yayına hazırlayanın notu olarak dipnotlarda verdik.

Her yazının başlığındaki köşeli ayraç içinde belirtilen rakamlar okurların ilgili yazılara ilişkin notları ve açıklamaları sondaki bölümde kolaylıkla bulmalarını sağlamak için konmuştur. Öte yandan, yine notlar ve açıklamalar bölümünde kimi yazı başlıklarının köşeli ayraç içine alınmış olması da, o başlıkların Proust’un ölümünden sonra Fransız yayıncılar tarafından verildiğini belirtir.

Kitabın sonunda yer alan “Özel Adlar Dizini”ne de yalnızca kişi adlarını aldık. Okurlar, sözü edilen çok sayıda yapıtla (kitaplarla, tablolarla, bestelerle) ilgili bilgiyi yazar ve sanatçı adları üzerinden ulaşacakları sayfalarda bulabileceklerdir.

Proust tutkunları, onun yorumlarının ve üslubunun tadına şimdi de deneme ve eleştirileriyle varacaklar...

Mehmet Rifat
Beylerbeyi, Nisan 2015.

“Genç ekolden misiniz?” Edebiyatla uğraşan yirmi yaşındaki her öğrenci, edebiyatla uğraşmayan elli yaşındaki her beyefendiden bu soruyu işitir. “Ben itiraf edeyim ki edebiyattan hiç anlamıyorum, tahsil görmüş olmak lazım... Zaten yetenekler aldı yürüdü, günümüzde neredeyse herkes yetenekli.”

Çağdaş edebiyatın inkâr etmek suretiyle bizzat altını çizdiği kimi estetik gerçeklerini ayıklamaya çalışırken yaşım tutmadığı halde elli yaşındaki beyefendi rolünü oynamaya kalkıştığım suçlamasına kendimi maruz bırakacağım; ne var ki ben bu beyefendinin dilini kullanmayacağım. Aslında ben bütün muammalar gibi şiire de hiçbir zaman tahsilsiz, hatta seçimsiz, derinlemesine nüfuz edilemediği kanısındayım. Asla pek yaygın olmayan yeteneğe gelince, görünüşe bakılırsa yetenek hiç bugünkü kadar nadir olmamıştı. Elbette yetenek Latince mısralar oluşturmayı öğreten retorik gibi “serbest nazım” yazmayı öğreten, “prenses”leri, “melankoli”si, “dayanmış dirsek”leri ve “tebessüm”leri herkese ait olan bir entelektüel retoriğin içinde yer alıyorsa günümüzde herkesin yetenekli olduğu söylenebilir. Ama bunlar dalgaların sahile bıraktığı, önceki nesil çekilirken tamamını alıp götürmediği takdirde önüne gelenin beğenirse sahiplenebileceği, ses veren, boş deniz kabukları, çürümüş tahta parçaları, paslı demirlerdir. Peki ama, çoğu eski ve güzel bir filonun enkazı –Chateaubriand ya da Hugo’nun tanınmaz imgeleri– olan çürümüş tahtalar ne işe yarar?...

Ancak bu noktada, işaret etmek istediğim ve bana kalırsa –eğer ki yetenek gerçekten mizaç özgünlüğünü, yani özgün bir mizacı sanatın genel kurallarına, dilin kalıcı dehasına indirgeme gücünü aşan bir şeyse– nice özgün genci yetenekten yoksun bırakan estetik hatadan söz etmek gerekir. Söz konusu güç birçoklarında yoktur elbette, ama bu gücü edinebilecek kadar donanımlı olan kimileri de sistematik biçimde ona sırt çevirir gibi görünmekte. Bunun sonucunda eserlerinde ortaya çıkan çifte anlaşılmazlık, bir yanda fikir ve imgelerin anlaşılmazlığı, diğer yanda dilbilgisel anlaşılmazlık edebiyatta savunulabilir mi? Bu soruyu cevaplamaya çalışacağım.

Genç şairler (şiir ya da mensur şiir yazarları) sorumdan kaçabilmek için baştan şu argümanı ileri sürebilirler:
“Bizim anlaşılmazlığımız Hugo’da eleştirilen, Racine’de eleştirilen anlaşılmazlıktır. Dilde yeni olan her şey anlaşılmazdır. Peki düşünceler, duygular artık aynı değilse dilin de yeni olması gerekmez mi? Dilin ölmemesi için düşünceyle birlikte değişmesi, yeni ihtiyaçlara cevap verebilmesi gerekir, tıpkı suyun üzerinde yol alması gerekecek kuşların pençelerinin perdelenmesi gibi. Daha önce kuşların sadece yürüdüğünü ya da uçtuğunu görenler için büyük skandal; ne var ki evrim tamamlandıktan sonra bir zamanlar şok yaratmış olmasına güleriz. Bir gün gelecek, bizim sizde yarattığımız şaşkınlık insanları şaşırtacak; tıpkı süresini tamamlarken klasisizmin yeni doğan romantizme yağdırdığı hakaretlerin bugün bizi şaşırttığı gibi.”

Genç şairler bize bunları söyleyecektir. Ama biz bu ustalıklı sözlerinden ötürü kendilerini tebrik ettikten sonra, şöyle karşılık veririz: Kuşkusuz özentici ekollere anıştırma yapmak istemediğinizden “anlaşılmazlık” kelimesiyle oynayarak kendi anlaşılmazlığınızın asaletini eskilere dayandırdınız. Oysa anlaşılmazlık aksine edebiyat tarihinde oldukça yenidir. Anlaşılmazlık şaşkınlıktan, Racine’in ilk trajedileriyle Victor Hugo’nun ilk odlarının yol açmış olabileceği rahatsızlıktan farklı bir şeydir. Çocuklar gibi dünyanın benim arzularıma göre değişeceğini zannetmemi engelleyen zorunluluk duygusu, evrenin ve düşüncenin tabi olduğu yasaların sabit olduğu bilinci, sanat kuralları ansızın değiştiğinde şaheserlerin de asırlar boyunca hiç olmadıkları şekilde neredeyse tamamen anlaşılmaz olacağına inanmamı da engelliyor.

Genç şairler buna cevaben şunları söyleyebilir: “Üstadın fikirlerini müritlerine açıklamak zorunda olmasına şaşırıyorsunuz. Oysa derin olduğu kadar anlaşılmaz da olan bir Kant’a, bir Spinoza’ya, bir Hegel’e ancak büyük zorluklarla nüfuz edilebilen felsefe tarihi boyunca hep böyle olmamış mıdır? Bizim şiirlerimizin niteliği konusunda yanılmış olmalısınız: Şiirlerimiz birer fantezi değil, birer sistemdir.”

Edebiyatçılar kadar felsefecilerin de gözünde paha biçilmez olacağını düşünerek romanını felsefeyle dolduran roman yazarının düştüğü hata ne kadar tehlikeliyse, genç şairlere atfettiğim, kendilerininse hem pratiğe geçirip hem kuramsallaştırdıkları hata da o kadar tehlikelidir.

Tıpkı söz konusu roman yazarı gibi genç şairlerimiz de şunu unutmaktadır: Edebiyatçılar ve şairler meselelerin gerçekliğine bir metafizikçi kadar derinlemesine nüfuz edebilirler, evet; ancak bunu farklı bir yoldan yaparlar; mantık yürütmek, onları insanların yüreğine ulaştırabilecek yegâne şey olan duyguyu güçlendireceğine felce uğratır. Macbeth’in kendine has bir felsefe olması, felsefi bir yöntem sayesinde değil, adeta içgüdüsel olan bir güç sayesindedir. Bu tür bir eserin temeli, tıpkı sureti olduğu hayatın temeli gibi, onu giderek daha fazla açıklığa kavuşturan zihin için bile anlaşılmazdır kuşkusuz.

Ne var ki bu bambaşka bir anlaşılmazlıktır; derinleştirmeye bol bol imkân tanır; dil ve üslup anlaşılmazlığıyla ulaşılmasının imkânsız kılınması da bayağılıktır.

Şair mantık melekelerimize hitap etmediğinden, bir derinliği olan her filozofun sahip olduğu hakka, başlangıçta anlaşılmaz görünme hakkına sahip değildir. Şair mantığımıza mı hitap ediyor? O zaman da yazdıkları ne kendine has kuralları olan tanımlı bir dili gerektiren metafizik sayılabilir, ne de şiir.

Dilin düşünceden ayrılamayacağı söylendiğine göre, bundan yararlanarak şuna dikkat çekmek isterim: Terimlerin aşağı yukarı bilimsel bir değere sahip olduğu felsefe özel bir dil kullanmak zorundadır, şiir ise bunu yapamaz. Şair için kelimeler salt birer işaret değildir. Kuşkusuz en başta sembolistlerin de teslim edeceği gibi, her kelime şekil ya da ahenginde, kökeninin cazibesinden ya da geçmişinin asaletinden birtakım izler taşır ve bu izler imgelemimiz ve duyarlığımız üzerinde en az mutlak anlam kadar büyük bir çağrışım gücüne sahiptir. İşte anadilimizle duyarlığımız arasındaki bu köklü ve esrarengiz yakınlıklar sayesinde anadilimiz yabancı diller gibi uzlaşımsal bir dil değil, şairin benzersiz bir tatlılıkla uyandırabileceği, içimizde gizli bir müziktir adeta. Şair bir kelimeyi eski anlamıyla ele alarak onu gençleştirir, bağlantısız iki imge arasında unutulmuş harmonileri canlandırır, doğduğumuz toprakların rayihalarını her an hazla solumamızı sağlar. Bizim için Fransız dilinin doğuştan büyüsü budur – günümüzde bu Anatole France’ın dili anlamına geliyor, çünkü o, bundan yararlanmayı isteyen ya da bilen pek az kişiden biri. Şair bizim bilmediğimiz bir dilde konuşursa, anlaşılmaz olmasalar da fazlasıyla yeni oldukları için bizim nezdimizde dilsiz sıfatlarla tercümesi imkânsız belirteçlerin birbirini izlediği tercümeye benzer cümleler kurarsa, karşı konulmaz bir güçten, içimizdeki onlarca Uyuyan Güzel’i uyandırma gücünden vazgeçmiş olur. Lügatçelerinizin yardımıyla şiirinizi belki bir teorem ya da bir bulmaca gibi anlayabilir, çözebilirim. Ne var ki şiir biraz daha gizem gerektirir; tamamen içgüdüsel ve kendiliğinden olan şiirsel izlenimin bu şekilde oluşması mümkün değildir.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.