Don

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Yapı Kredi Yayınları, ünlü Avusturyalı yazar Thomas Bernhard’ın ilk romanı Don’u yayımladı.Edebi öfkenin çocuksuz babalarından Thomas Bernhard’ın ilk romanı Don’da, Schwarzach’ta asistan doktorluk yapan bir tıp öğrencisi, tıp stajı için Weng köyüne gönderilir. Görevi, asistan Strauch’un erkek kardeşi ressam Strauch’u gözlemlemektir. Bu çukurlukta, coğrafyanın ışık-gölge arası gelgitlerinde, karanlığın hakikati ve hakikatin karanlığıyla yüzleşmek zorunda kalır. “Hayvan”, “hayvan leşi”, “ölüm”, “insanca”, “barbarca”, “et”, “ete kemiğe bürünmemiş olgular ve olasılıklar”la Weng bir şoktur.

Birinci Gün

Bir tıp stajı sadece karmaşık bağırsak ameliyatlarını, karın zarının kesilmesini, akciğerin çengelle tutturulmasını ve ayakların kesilmesini seyretmekten ibaret değildir, gerçekten de sadece, ölülerin gözlerini kapatmaktan ve çocukların gözlerini dünyaya açtırmaktan ibaret değildir. Bir tıp stajı sadece: kesilmiş bütün ve yarım bacakları ve kolları omzun üstünden emaye kaba atmak değildir. Sürekli başhekimin ve asistanın ve asistanın asistanının peşi sıra dolaşıp durmaktan, vizitenin kuyrukvaroluşundan ibaret değildir. Sahte olgularla kandırmacaya başvurmaktan da ibaret olamaz bir tıp stajı, “cerahat kanınızda kolayca kuruyup gidecek ve yeniden sağlığınıza kavuşacaksınız” dememden de. Ve başka yüzlerce yalandan da. Yalnızca “Olacak, olacak” dememden de – artık hiçbir şey olmayacağı halde. Bir tıp stajı, yalnızca kesmek ve dikmek, birleştirmek ve ayırmak için yapılan bir staj değildir. Bir tıp stajı ete kemiğe bürünmemiş olguları ve olasılıkları da hesaba katmalıdır. Ressam Strauch’u gözlemleme görevim, böyle ete kemiğe bürünmemiş olgular ve olasılıklarla yüzleşmeye zorluyor beni. Araştırılmamış olan bir şeyi araştırmaya. Onları, şaşırtıcı bir olasılık derecesine kadar ortaya çıkartmaya. Bir komplonun ifşa edilmesi gibi. Ve pekâlâ, ete kemiğe bürünmemiş olan, bununla ruhu kastetmiyorum, ruh olmadan ete kemiğe bürünmemiş olan, var olup olmadığını bilmediğim, ama var olmasını umduğum, bu binlerce yıllık tahmin binlerce yıllık bir hakikat olabilir; ete kemiğe bürünmemiş olanın, yani hücrelerden oluşmayanın, her şeyin ondan varolduğu şey olması, ve bunun tersinin olmaması, sadece birinin diğerinden varolmaması kesinlikle mümkün olabilir.

İkinci Gün

İlk trenle yola çıktım. Dört buçuk treniyle. Sarp kayalıkların arasından. Sağımız solumuz kapkaraydı. Bindiğimde donuyordum. Sonra yavaş yavaş ısındım. Bir de, gece vardiyasından evlerine dönen kadın ve erkek işçilerin sesleri. Hemen sempatimi kazandılar. Kadınlar ve erkekler, genç ve yaşlı, ama hepsi aynı ruh hali içinde, başlarından göğüslerine, hayalarından ayaklarına kadar uykusuzlar. Erkeklerde gri takkeler, kadınlarda kırmızı başörtüleri. Bacaklarını çuha parçalarına sarmışlardı, soğuğun etkisini bir nebze azaltmanın biricik yoluydu bu. Bunların trene Sulzau’dan binen bir kar küreyiciler grubu olduğunu hemen anladım. Sanki bir ineğin karnı gibi sıcaktı: hava sanki, kalp kaslarının muazzam kasılışlarıyla insanların bedenlerinden yine aynı insanların bedenlerine pompalanıyor gibiydi. Düşünülecek gibi değil! Sırtımı vagonun duvarına yasladım. Bütün gece uyumadığım için, dalıverdim. Gözümü açtığımda, vagonun ıslak zemininde, düzensiz bir çizgi halinde, sanki bir harita üzerinde sıradağlar arasında kendine yol açmaya çalışan bir ırmak gibi uzanan ve pencere ile pencere çerçevesi arasında, imdat freni hizasında sona eren kan izini gördüm yine. Ansızın yukarıya çekilen pencerenin tam ortasından böldüğü, ezilmiş bir kuştan akmıştı bu kan. Belki de günlerce önce. O kadar sıkı kapatılmıştı ki pencere, hava sızmıyordu içeriye. Can sıkıcı görevini yaparken buradan geçen kondüktör, ölü kuşu dikkate almamıştı bile. Ama görmüş olmalıydı. Bunu fark etmiştim. Ansızın, kar kürerken havasızlıktan boğulan bir hat bekçisinin öyküsü çalındı kulağıma, şöyle sona ermişti: “Hiçbir şeyi kendine dert edinmezdi.” Benim dış dünyam, benim iç dünyam mıydı, görülebilen her yerde dile gelen, düşüncelerimin, enerjik bir biçimde hazırlandığım görevimin yansıması mıydı – zaman geçtikçe oturacak yerlerin kıymete binmesine karşın, hiç kimse oturmadı yanıma. Tren, nehir vadisi boyunca inildiyordu. Zihnimde, kısa bir süre evde buldum kendimi. Sonra daha da ötede, arşınladığım herhangi bir büyük kentte. Sonra gömleğimin kolumun üstüne toz parçacıkları düşüyor, ben de onları sağ kolumla silmeye çalışıyordum. İşçiler bıçak çıkarttılar ve ekmek kestiler. İri, kalın ekmek parçalarını hapır hupur yuttular, üstüne de et parçaları ve sucuk yediler, hiçbir sofrada yenmeyecek cinsten parçalar. Yalnızca kucak sofrasında. Hepsi de buz gibi bira içiyordu ve besbelli ki kendilerine gülünesi gelen kendilerine gülemeyecek kadar zayıftılar. O kadar yorgundular ki, fermuarlarını kapatmayı, ağızlarını silmeyi akıllarına bile getiremiyorlardı. Ve akşam saat beşte, diğerleri paydos ettiğinde, onlar yine işe başlıyorlardı. Tren, yanı başından akan ırmak gibi, aşağıya doğru gümbürdüyor, sökün ediyordu. Hava gitgide daha karanlıklaşıyordu.
Oda, Schwarzach’taki stajyer odam gibi küçük ve sevimsizdi. Orada ırmağın gürüldeyerek akması nasıl dayanılmazdıysa, burada da sessizlik öylesine dayanılmazdı. Hancı kadın, isteğime uyarak, perdeleri aşağı indirdi. (Hep aynı şey: beni ürküten mekânlarda perde bulunmasından hoşlanmıyorum.) Hancı kadın tiksindiriyor beni. Çocukken, aralık mezbaha kapılarının önünde beni kusturan tiksintinin aynısı bu. Ölü olsaydı, –bugün– ondan tiksinmezdim –ölü otopsilik bedenler, bana asla canlı bedenleri anımsatmazlar– ama kadın yaşıyor, çürük, çok eski bir han mutfağı kokusu içinde yaşıyor. Benden hoşlanmış gibi görünüyor, çünkü bavulumu yukarı taşıdı ve her sabah kahvaltımı odama taşımayı kabul etti, odaya kahvaltı taşımak kitabında yazmadığı halde. “Sanat ressamı bey bir istisnadır” dedi. O bey de bir daimi müşteriymiş ve daimi müşterilerin ayrıcalıkları varmış. Ve hancılar için “kârdan çok zarar” anlamına geliyorlarmış. Peki, yolum onun hanına nasıl düşmüş? “Tesadüfen” dedim. Hemen dinlenmek ve sonra, dağ gibi işin yapılmak üzere beni beklediği evime geri dönmek istiyordum. Anlayış gösterdi. Adımı söyledim ve ona kimliğimi verdim.
Şimdiye kadar hancı kadından başka kimseyi görmedim, aradan geçen zamanda handa çok gürültü oldu oysa ki. Odamda geçirdiğim yemek saatinde. Hancı kadına ressamı sordum ve ormanda olduğunu söyledi. “Hemen hemen hep ormandadır” dedi. Akşam yemeğinden önce gelmeyecekmiş. “Sanat ressamı beyi” tanıyor muyum, diye sordu. “Hayır” dedim. Henüz kapının eşiğindeyken, sessizce bir şey daha soruyormuş gibi geldi bana, yalnızca bir kadının, bir erkeğe yıldırım hızıyla sorabileceği bir şey. Gafil avlanmıştım. Bir yanılma söz konusu değildi. Teklifini, tek bir söz söylemeden ve ansızın bir mide bulantısına da kapılıp, reddettim.

Weng, şimdiye kadar gördüğüm en karanlık yer. Asistanın betimlediğinden daha da karanlık. Doktor Strauch, bir dostun geçmesi gereken tehlikeli bir yolu ima eder gibi ima etmişti burayı. Asistanın bütün söyledikleri, imalardan ibaretti. Beni, asistanın bana vermiş olduğu göreve her geçen saniye daha sıkı sıkıya bağlayan görünmez ipler onunla aramızda katıksız bir gerilim yaratıyordu, acımasızca içime soktuğu argümanları beynime sokulmuş bir çivi gibi algılıyordum. Ama, beni tedirgin etmekten kaçınıyordu. Benim kesinlikle uymam gereken noktalarla yetiniyordu. Gerçekten bu yöre, hele ki tamamen ufak tefek, rahatlıkla ebleh denilebilecek yetişkin insanların yaşadığı bu yerleşim alanı ürkütüyor beni. Boy ortalaması bir kırkı aşmayan, sarhoşlukta peydahlanmış, duvar çatlakları ve dar yollar arasında sendeleyerek yürüyen insanlar. Bu vadi için tipik görünüyorlar. Weng çok yükseklerde yer alıyor, ama yine de bir uçurumun içinde, çok aşağılarda. Sarp kayaları aşmak olanaksız. Yalnızca aşağıdaki demiryolu bir çıkış sağlıyor. Böylesine çirkinliğinden ötürü, karakteri olmayan güzel manzaralardan daha karakterli bir manzara bu. Hepsinin ayyaş, tiz do notasına kadar bilenmiş çocuk sesleri var orada, önlerinden geçildiğinde bu seslerini batırıyorlar insana. Saplıyorlar. Gölgelerden saplıyorlar, demem gerekir, çünkü gerçekte şimdiye kadar yalnızca insanların gölgelerini gördüm, perişanlık içinde ve kudurmuşçasına titreyen bunaltıcı havadaki gibi insan gölgeleri. Bu gölgelerden saplanan bu sesler, önce kafamı karıştırdı, daha fazla kışkırtmaya zorladı beni. Bunları yine de epey soğukkanlılıkla algıladım, beni sarsmadılar. Aslında bütün bunlar yalnızca usandırıcıydı benim için, çünkü sınırsız bir rahatsızlıktaydılar. Üstelik bir de, içindekilerin bir oraya bir buraya savrulduğu karton valizimi sürüklemem gerekiyordu peşimden. Aşağıdaki tren istasyonundan, endüstrinin bulunduğu ve büyük enerji santralinin inşa edildiği yerden, yukarıya, Weng’e bir şeyi taşımak, ancak yaya olarak mümkündür. Kısaltılması, en azından bu mevsimde, mümkün olmayan beş kilometre. Dört bir yanda havlayan, uluyan köpekler. Benim şimdiye kadar, Weng’e giden yolda ve Weng’de algıladıklarımı sürekli algılayan insanlar, çalışmayla ya da eğlenceyle ya da bunlara karşılık gelen orospuluk, dilencilik ya da içki içmek gibi faaliyetlerle ya da aynı anda bunların tümüyle birden oyalanmıyorlarsa, onların zamanla delirdiklerini düşünebiliyorum. Ressam Strauch gibi bir insanı, böyle bir yöreye ve böyle bir zamanda, sürekli yüzünü tokatlayan böyle bir yöreye çeken şey nedir?

Görevim çok gizli, ve bu görev bana özellikle, iyice düşünülerek, böyle sürpriz bir biçimde bir günde aniden verildi. Beni erkek kardeşini gözlemlemekle görevlendirmek asistanın aklına kesinlikle çok önceden gelmişti. Neden ben? Neden benim gibi stajyer olan diğerlerinden birini değil? Ona çoğunlukla belirli zor sorularla gelen, diğerleri değil de ben olduğum için mi? Ressam Strauch’ta hiçbir koşulda, kendisiyle, cerrah Strauch’la, kardeşiyle herhangi bir bağlantımın bulunduğuna ilişkin bir kuşku uyandırmamam gerektiğini sıkı sıkı tembihledi bana. Bu yüzden, sorulduğunda, konuyu kökten bir biçimde tıptan uzaklaştırmak için, hukuk okuduğumu söyleyecektim. Asistan yolculuk ve konaklama masraflarını üstlendi. Kendince, fazla bulduğu bir miktar para da verdi. Benden, kardeşini ayrıntılı olarak gözlemlememi istiyordu, daha fazlasını değil. Kardeşinin davranış tarzlarını, gününün nasıl geçtiğini betimlememi; görüşleri, niyetleri, sözleri, yargıları hakkında bilgi vermemi. Gidişatı hakkında bir rapor. El kol hareketleri yapma, öfkelenme, “insanlara karşı koyma” tarzı hakkında bir rapor. Bastonunu tutuşu hakkında. “Bastonun, kardeşimin elindeki işlevini gözlemleyin, bunu en ince ayrıntısına kadar gözlemleyin.”
Cerrah, ressamı yirmi yıldan beri görmüyordu. On iki yıldır mektuplaşmıyorlardı. Ressam aralarındaki ilişkiyi açıkça düşmanlık olarak tanımlıyor. “Yine de, bir hekim olarak, bir deniyorum” dedi asistan. Bu yüzden benim yardımıma gereksiniyor. Benim gözlemlerim onun için, şimdiye kadar vardığı her şeyden daha yararlıymış. “Kardeşim de” dedi, “evlenmedi benim gibi. Hani derler ya, bir kafa adamıdır. Ama kafası umarsızca karışmıştır. Günahlar, utanç, saygı, suçlamalar, merciler vardır peşinde – kardeşim çok gezen bir tiptir, yani korkan bir insandır. Azrak. Ve insanlardan nefret eden biri.” Bu görev, asistanın kişisel inisiyatifiyle verildi, ve Schwarzach’ta yaptığım staja dahil. İlk defa, gözlemlemeye bir iş gözüyle bakıyorum.
Koltz’un beyin hastalıklarıyla ilgili, beynin ‘yüksek faaliyeti’ (uyarı fenomenleri) ve ‘düşük verimi’ (felçler) diye iki bölüme ayrılmış kitabını yanıma almayı düşündüm ama sonra bıraktım. Onun yerine, Henry James’in beni Schwarzach’ta da oyalamış bulunan bir kitabını aldım.
Saat dört gibi handan ayrıldım. Apansız çöküveren kaba huzurda kavrayıverdi beni, sadece bileklerime varıncaya kadar da değil, muazzam bir huzursuzluk. Bu odayı bir deli gömleği gibi geçirdim üstüme, ve şimdi de çıkarmam gerekiyor, bırakın ineyim aşağıya, duygusu. Misafir salonuna girdim. Defalarca seslendiğim halde kimse bakmadığı için, dışarıya çıktım. Bir buz tabakası üstünde sendeledim, ama hemen toparlanıp, kendime bir hedef belirledim: iki düzine metre uzaklıktaki bir ağaç kütüğü. Ağaç kütüğünün önünde durdum. Şimdi etrafta birçok ağaç kütüğünün, kar tabakasından dışarıya uzandığını görüyordum, sanki kurşunlarla delik deşik olmuş gibiydiler, düzinelerceydiler. İki saati aşkın bir süredir yatağın üstünde oturarak uyuduğumu, şimdi anladım. Yorgunluğumun suçlusu, buraya varışım ve buradaki yeni ortamdı. Sıcak rüzgârdı, diye düşündüm. Bu sırada, buradan yüz metre bile bulmayan bir orman parçasından, bir adamın karlara bata çıka yürüdüğünü gördüm, hiç kuşkusuz ressam Strauch’tu bu. Karşımda yalnızca belden yukarısı görünüyordu, bacakları muazzam kar yığınlarının altında kalıyordu. Büyük siyah şapkası dikkatimi çekti. Ressam, bir ağaç kütüğünden diğerine, sanırım istemeye istemeye ilerliyordu. Bastonuna dayanıyor, sonra onu itekliyordu, bir sığırtmaç gibi, bastonu aynı zamanda kesimlik hayvanıydı sanki. Ama bu izlenim o an uçtu gitti, ve geriye, ona olabildiğince çabuk ve en iyi bir biçimde nasıl yaklaşırım, sorusu kaldı. Kendimi ona nasıl tanıtırım, diye düşündüm. Onun yanına gidip bir şey mi sorayım, saati ya da yeri soranların bildik ve basit yöntemine mi başvurayım? Evet? Hayır? Evet? Böyle devam ettim. Evet. Onun yoluna çıkmaya karar verdim.
“Hanı arıyorum” dedim. Ve her şey yolunda gitti. Bana şöyle bir baktı, çünkü ansızın ortaya çıkışım güven uyandırmaktan çok, tekinsizdi – ve beni refakatine aldı. Hanın daimi müşterisi olduğunu söyledi. Birisinin buraya, Weng’e çıkması için ya eksantrik olması ya da yanılmış olması gerekirmiş. Burada dinlenmeye çalışması için. “Şuradaki o handa mı?” Bu kadar genç olup da, bunun saçmalık olduğunu görmemek olmazmış. “Bu yörede mi?” Böylesine tuhaf bir fikir, ancak bir ahmağın aklına gelebilirmiş. “Ya da intihar etmeye aday birinin.” Ne olduğumu, ne okuduğumu sordu, çünkü belli ki “hâlâ bir şey” okuyordum, ve ben, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi, “Hukuk” dedim. Bu kadarı ona yetti. “Siz rahatça önden gidin. Ben yaşlı bir adamım” dedi. Bakışı, bir süreliğine beni öyle ürkütmüştü ki, onu ilk kez gördüğümde tamamen kendi içime çekilmiştim, çaresizce.
“Size bastonumla işaret ettiğim şu yönde yürürseniz, saatlerce en küçük bir korkuya bile kapılmadan gezinebileceğiniz bir vadiye ulaşırsınız” dedi. “Keşfedilirim diye korkmanıza gerek yok. Başınıza bir şey gelemez: her şey tamamen ölmüştür orada. Yeraltı zenginlikleri yok, tahıl yok, hiçbir şey yok. Şu ya da bu dönemin bazı izlerine rastlarsınız, taşlar, duvar parçaları, neyin işareti olduğunu kimsenin bilemeyeceği işaretler. Güneşle belirli, gizemli bir ilişki. Huş ağacı dalları. Harap olmuş bir kilise. İskeletler. Gizlice gelmiş yaban hayvanlarının izleri. Dört beş gün yalnızlık, suskunluk” dedi. “Tamamen insan eli değmemiş doğa. Tek tük şelaleler. Sanki insan öncesine yaraşır binyıllarda yapılan bir gezinti gibi.”

Akşam ansızın çöküyor burada, bir gök gürültüsü gibi. Sanki dünyanın bir yarısını diğerinden tamamen ayıran demir bir perde, bir emir üzerine, aşağı indiriliyormuş gibi. Her halükârda: gece iki adım arasında geliyor. Uğursuz boğuk renkler sönüyorlar. Her şey sönüyor. Geçiş yok. Karanlıkta havanın daha soğuk olmamasını, sıcak rüzgâr sağlıyor. Kalp kaslarını durdurmasa bile en azından kısıtlayan bir atmosfer. Hastaneler bu hava akımının şarkısını söyleyebilirler: tıp sanatıyla aşırıya varıncaya kadar, yeniden umut belirinceye kadar doldurulmuş, sağlıklı olduğunu zanneden hastalar güçsüz düşüyorlar ve artık hiçbir insan kuramıyla, ne kadar ustalıkla kurulmuş olsa da, canlanamıyorlar. Amboliyi kolaylaştıran hava etkisi. Gizemli bulut bileşimleri, çok ötelerde bir yerde. Köpekler, anlamsızca sokaklarda ve avlularda koşturuyorlar ve insanlara da saldırıyorlar. Nehirler bütün bir vadinin çürüme kokusunu yayıyorlar. Dağlar çarpabileceğiniz beyin kıvrımları gibi, gündüzleri aşırı belirginler, gece ise algılanmıyorlar bile. Yol ayrımlarında ansızın yabancılar konuşuyor, sorular soruyor, kendilerine sorulmamış soruların yanıtlarını veriyorlar. Sanki o anda her şey kardeşçeymiş gibi: çirkin olan güzel olana yanaşmaya cesaret ediyor ve tam tersi, acımasız olan zayıf olana. Saat vuruşları mezarlığın ve çatı kademelerinin üstüne damlıyorlar. Ölüm ustalıkla yaşama çeviriyor yolunu. Çocuklar da birdenbire zayıf duruma düşüyorlar. Bağrışmıyorlar ama bir katar halinde koşuyorlar. Şelalelerin yakınlarındaki hanlarda ve tren istasyonlarında, bir an bile sürmeyen ilişkiler kuruluyor, bir kez bile yeniden canlanmayan arkadaşlıklar oluşturuluyor. İkinci tekil şahsa öldüresiye işkence ediliyor ve sonra küçük bir kötülükte çabucak boğuluveriyor.
Weng, devasa demir blokları tarafından milyonlarca yıl boyunca gömülmüş bir çukurda yer alıyor. Yol kenarları, ahlaksızlığa ayartıyorlar.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.