Bu Senin Gibi Birinin Başına Gelecek Türden Şey Değil

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Jon McGregor aslında tam da gündelik hayatı anlatıyor hikâyelerinde, pekâlâ hepimizin başına gelebilecek “sıradan” ve yadırgatıcı şeyleri:

Şeker pancarı, genç kadının arabasının ön camını kırıp yolcu koltuğuna düşüveriyor. Bir baba, kızının okuldaki ilk müsameresini izlemeye çalıştığı için tutuklanıyor. Avcı uçakları alçaktan uçarak savaş hazırlığı yaparken, iki işçi göl kenarına oturmuş kürekler ve cinsellik hakkında konuşuyor. Nehir kıyısında yaşayan bir adam, sadece kendisinin beklediği sel felaketine ağaç ev yaparak hazırlanıyor.

Jon McGregor, yalnızlığın ve umutsuzluğun garip hallerini özgün ve akıcı üslubuyla okura sunuyor. Gündelik hayata dair ayrıntılar hassas, şiirsel bir anlatımla belirginlik kazanıyor. Bildiğimiz tek şey ise öykülerde anlatılanların sıradan insanların başına gelen türden şeyler olduğu.

Pencerede durup dedi ki, Şu ağaçlar yine o güzelim renge dönüyor. Öyle mi, diye sordum. Evin arka tarafında, mutfaktaydım. Bulaşıkları yıkıyordum. Su yeterince sıcak değildi. Bu renge ne derler bilmem, dedi. Yolun öte yanında, kavşağın karşısındaki ağaçlardan söz ediyordu. Orada, trafiğin ortasında bu kadar iyi durumda olmaları şaşılacak şeydi. Ne ağacı olduklarını bilmiyorum. Bir çeşit akçaağaç ya da çınar herhalde. Bu her yıl olur ve o her yıl buna şaşmış görünür. Yıllarsa her yıl kısalır. Bütün gün onları izleyebilirim, gerçekten, dedi. Ellerimi suda tutup orada duruşunu dinledim. Nefes alışını. Sustu. Orada durmaya devam etti. Leğeni boşaltıp tekrar sıcak suyla doldurdum. Oda soğuktu ve suyla bulaşıklardan buharlar çıkıyordu. Yüzümde hissediyordum. Sadece kırmızı değiller, başka bir şey de var, değil mi, dedi. Kızartma tavasını durulayıp parmaklarımı etrafında gezdirerek yağ kalmış mı diye baktım. Eklemlerim yeniden sızlamaya başlamıştı bile. Güneşli günlerde gözünü kapayınca, sanki bu rengi görüyorsun, dedi. Sesi çok alçaktı. Kıpırdamadan durup dinledim. Tarifi zor, dedi. Bir kamyon geçince bütün ev sarsıldı ve onun her zamanki tavrıyla pencereden çekilişini izledim. Neden bu kadar şaştığını sordum. Sonbahar gelince hep böyle olduğunu söyledim: Günlerin kısaldığını, klorofilin parçalandığını, yaprakların renk değiştirdiğini. Bunu her yıl yaşadığını söyledim. Sadece çok güzel bir şey, çok güzeller de ondan, sen istemiyorsan şaşırma, dedi. Bulaşığı bitirip suyu boşaltarak leğeni duruladım. Eskiden, gençliğimizde, kıpkırmızı bir etek giyerdi. Bir seferinde saçlarını da aynı renge boyatınca kasabadaki bazı insanların kaşları havaya kalkmıştı. Alev kırmızısı, derdi o zaman. Belki o yapraklar da aynı renkti, anlatmaya çalıştığı. Ellerimi kuruladım ve salona gidip yanında durdum. El yordamıyla elini bulup tuttum. Sen yine de anlat, dedim.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.