Bir Güçlü Yazar, Bir Güzel İnsan - Haldun Taner 100 Yaşında

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Haldun Taner 100 Yaşında Yapı Kredi Yayınları’nda

Bütün eserleri 2015 yılından itibaren Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmaya başlanan Haldun Taner, aynı zamanda doğumunun 100. yılı vesilesiyle de bir sergiyle anılıyor.

“Yeryüzü konukluğunu çatık kaşla geçirenlere hep birlikte acıyalım.”
Haldun Taner

Yapı Kredi Yayınları, Haldun Taner’in öykü, oyun ve düzyazı başlıklarında toplanan kitaplarını, önceki baskıları da incelenerek özenli bir editörlükle ve Mehmet Ulusel’in tasarladığı özel kapaklarla yayına hazırlıyor. Yazarın Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu (öykü), Keşanlı Ali Destanı (oyun) ve Koyma Akıl, Oyma Akıl (düzyazı) Mart ayında piyasaya çıkacak. Mayısta ise Yalıda Sabah (öykü), Sersem Kocanın Kurnaz Karısı (oyun) ve Çok Güzelsin Gitme Dur (düzyazı) raflarda yerini alacak... 2016 sonunda ise Yapı Kredi Yayınları’nda bir Haldun Taner rafı tamamlanmış olacak.

Bu sergiyle Haldun Taner’e duyulan özlemin bir nebze olsun giderilmesi ve onu fazla tanımayanların da daha yakından tanıması amaçlanıyor.

Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık ve Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi(CKM) işbirliğiyle hazırlanan “Bir güçlü yazar, bir güzel insan: Haldun Taner 100 Yaşında” Sergisi, 17 Mart – 16 Nisan 2015 tarihleri arasında Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde ziyaret edilebilir.

Doğum Günü Partisi

İnsanlık galerisindeki portreler önünden geçiyorum. Kendışamım dediğim bütünden kopan bir parçayla bütünleşmiş, onun resminin önünde duruyorum. Doğumunun 100. yılında, neredeyse buralardan kopuşu otuz yıla yaklaşırken, otuz yılın eksikliğini yüz yılın sanal gerçekliğiyle buluşturuyorum. Bedensel olarak sanal, düşünsel olarak en hakiki bir gerçeklikle karşı karşıya kalıyorum.

Yunus Emre diyor ki:
Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun

Gidenlerin ardından bir selam yolluyorum. Kalanlar ve gidenler, sanki başka bir dünyanın, daha gerçek bir dünyanın bütünleşmiş bir hali olarak, yaşam denen ırmakta el ele birlikte akıyoruz. Bu akışta elimizde kalan, bizden gidenlerin, bize bıraktığı değerler. Onlara tutunarak ilerliyoruz.

Ben kendi iç gözüm ile dışarıdan bir başka gözü birlikte buluşturarak, onun yüzüncü yaşını kitaplarına doğru koşarak coşkuyla kutluyorum. Ama özellikle, en çok masasına doğru koşuyorum. Üstü her zamanki gibi dolu. İsteyerek öyle bırakıyorum.

Kapağında o çok sevdiğim resmi olan kendi kitapları, daktilosu, kalemleri, el yazıları, yanda ödüllerini saklayan camlı dolap, arkada kitaplığı, koltuğu, aklımdan hiç çıkmayan masa başındaki görüntüsü, duruşu, edası, elleri, daktilosunun tuşlarına dokunan parmakları, bakışı, belleğimin dokunuşuyla, hepsi bir bir canlanırken, ben hızla her ânı tek tek yeniden görüntülüyorum. İnsanlık galerisindeki fotoğrafında benim çektiklerimin de yeri var. Her ne kadar artık o kendi başına yol alsa da, ben elimden kaçmasın diye ona sımsıkı tutunuyorum ve kendi çektiğim görüntüleri de onun resminin bir yerine yerleştiriyorum.

Birden kulaklarımda sesi çınlıyor. Zarafet ile kültürün, terbiye ile nezaketin insan sevgisiyle bütünleştiği bir tını bu. O tınıyı kaybetmemeye çalışıyorum. O seste sadece bunlar yok. Kararlı ve duyarlı bir kişiliğin, her durumda nasıl davranacağını iyi bilmenin, tutarlı olmanın, hesap vermenin ve hesap sorabilmenin de gücü var. Kendi kültürünü iyi bilmek kadar yabancı kültürleri de iyi bilmenin, insanlık yürüyüşündeki portreler galerisinde kendi yerini almazdan önce diğerleriyle yaptığı yoldaşlığın da izleri bu sese sinmiş.

Ben kendimi evde tek başına zannederken, birden bir gürültü duyuyorum. İçerideki odadan özenle seçtiği giysileri, yan odalardaki kitap raflarından dosyaları, içinden kendi el yazısıyla tuttuğu notlar, konularına göre ayrılmış klasörler, hepsi salondaki çalışma masasına doğru koşmaya başlıyor. Onları yalnız bırakmamak için ben de yanlarına gidip, aralarına katılıyorum. Evin içi birden neşeyle doluyor. Sanki bir cümbüş yeri. Duvardaki saatler bir durup bir çalıyor. Kilitli camlı dolaptaki ödülleri dışarıya çıkmak isterken başaramayıp, durdukları yerde takır takır sesler çıkarmaya, dolabı sallamaya başlıyorlar. Masasının üstündeki kitaplardan, sırasıyla, Keşanlı Ali’si, Zilha’sı; Gözlerimi Kaparım’ın Vicdani’si, Huzur Çıkmazı’nın Memnun Bey’i; Sersem Koca’nın Fasulyeciyan’ı, Ahmet Vefik Paşa’sı; Ayışığında Şamata’nın bekçisi Zülfikâr ile Nuri Ustası; kapatıldığı Acizler Yurdundan kaçan, Dışardakiler’in Yümnü Bey’i ve diğerleri; Devekuşuna Mektuplar’ın gazete sayfalarında saklı duran bütün kişileri; hepsiyle el ele veriyorum.

O kadar kalabalığız ki bir ara camda, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu’nun yağmurdan ıslanıp da kaçıp gelen arabacı atı Kalender’i, sanki camdan içeri girmek ister gibi, bir görünüp bir kaybolan hayaliyle görür gibi oluyorum. İznikli Leylek bile kırık kanadıyla uçmaya, yanımıza gelmeye çalışıyor. Oyun kâğıtlarının paryaları olan Konçinalar, kendileri gibi paryalık yapan kader yoldaşlarının yardımına koşmak için, efendilerinin elinden kurtulup, saklandıkları oyun kâğıtlarının desteleri içinden kaçmaya çalışıyorlar.

O ara Nişantaşı’nın, Moda’nın, en güzel kızlarının üniversitedeki derslerini tıka basa doldurduğu sıralardan, evdeki bir yerlere karışmış duran ders notları, biz de varız dercesine koşmaya başlıyor ve her birinin içinden, Sofokles’ler, Molière’ler, Aristofanes’ler ve daha nicesi, dışarı çıkıp onlar da bu coşkuya katılıyor. Hatta, Madam Bovary bile Flaubert’den izin alıp gelmiş. “Çünkü o beni en iyi anlayanlardan biriydi” diyor.

Evin içi o kadar kalabalık ki her yer tıkış tıkış. El ele verip, evin içinde oradan oraya koşturuyoruz. Masasının yanına geldiğimizde, nerelerden bulduysak hepimizin elinde birer yanan mum var. Topumuz çalışma masasının çevresinde toplanıyoruz. Bir ara ensemde bir ürperti hissediyorum. Dönüp bakıyorum; işte O. Upuzun boyuyla, kapının pervazına yaslanmış, o çok iyi bildiğim, hafif alaycı, muzip, bıyık altından gülümsemesiyle bizi izliyor. Bakışları sevecen ve huzurlu.

Hepimiz onu görüyoruz. Sonra sırtımızı ona yaslamanın rahatlığıyla, yüzümüzü karşı duvardaki resmine doğru dönerek, ellerimizdeki yüzlerce mumu, masasına, kitaplarının ayağa fırlarken boş bıraktığı yerlere, daktilosunun kenarlarına, kitaplarına, kitaplığının uygun yerlerine yerleştiriyoruz. Evin içi bir anda gecenin karanlığından, günün aydınlığına evriliyor. Birdenbire, Yalıda Sabah’ın çeşit çeşit kuşları odanın içine dalıp, her biri farklı tonlarda kuş koroları oluşturup, cıvıldaşarak ötüyorlar. Onların açık bıraktığı pencereden içeriye, maltaeriği ağacının, sonbaharda açan çiçeklerinin, onun çok sevdiği, kibar ve mayhoş kokusu doluyor. Çiçek dolu dallardan biri yerinden koparak, gelip masasının üstündeki vazonun içine yerleşiyor. Duvar saatleriyse çok kararlı, on ikiyi beklemeye hiç niyetleri yok.

Saatlerin akrep ile yelkovanı, tam On İkiye Bir Var’ın üstündeyken, hepsi birden çalmaya başlıyor... Bu öyle bir coşku ki kimse yerinde duramıyor. Ellerimizi birleştirip olduğumuz yerde dönmeye başlıyoruz... Bir an için bu curcuna kesilip, ortalığı bir sessizlik kaplayınca, işte tam o anda, evde kim ve ne varsa, hep birlikte onu çılgınca alkışlamaya başlıyoruz... Ve hepimiz onun yüzüncü yaşını kutluyoruz.

Demet Taner

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.