Berlin Mektupları

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Berlin Mektupları” Haldun Taner’in 1935-1984 yılları boyunca öğrenci ve yazar olarak bulunduğu Almanya gözlemlerini içeriyor: Hitler’in yükselişi, siyasal mücadeleler, soğuk savaş yılları, füze rampaları, yeşiller hareketi, hava kirliliği, Türk işçiler sorunu, Alman Çeşmesi... Yirminci yüzyıl Almanyası tarihsel, toplumsal, siyasal, kültürel açıdan renkli bir üslupla gözler önüne seriliyor. Taner kitabın ilk baskısına yazdığı önsözde “Hikâyelerim çevrildikçe piyeslerim orda oynandıkça, kongre ya da konferans için çağrıldıkça, sık sık Almanya’ya gittim. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki kara günlerini, bunun içinden nasıl kurtulduklarını ilgi ile izledim. Gözlemlerimi, izlenimlerimi sık sık, ya gezi notlarımda, ya köşe yazılarımda anlattım.” diyor.

Matbaa-yı Âmire müdürü olan büyükbabam, mesleği gereği, sık sık Leipzig’e gider gelirdi. Her seferinde de bana Alman oyuncakları getirirdi. Evinin duvarları ve matbaadaki odası Alman purosu kokardı. Birinci Dünya Savaşı’na Almanların safında katılmıştık. Türk subayları arasında, uçları yukarı doğru kalkık II. Wilhelm tarzı bıyık pek revaçta idi. Moltke adını, Liman von Sanders adını, Hindenburg adını bellemeyen hemen hemen kalmamıştı. Goeben’i sünnet edip Yavuz, Breslau’ı da Midilli kruvazörü yapmıştık. Savaşta yararlıklar gösteren asker büyüklerimin göğsünde, Osmanlı nişanlarının yanında Almanların demirsalip nişanı da takılı dururdu.

Büyüdüm. Bu Almanlarla iç içelik devam etti. Lisede ikinci dil olarak Almancayı seçmiştim. İlk üniversite tahsilimi Almanya’da yaptım. Alman yakın tarihinin bir kısmını onların içinde yaşadım. Hitler’in nasıl başa geçtiğine, nasıl palazlandığına yakından tanık oldum. İkinci üniversite tahsilimde mezuniyet tezi olarak Alman edebiyatından bir konu işledim. Alman kültürü ile ilişkimi kesmedim. Yurdumuzu ziyarete gelen Alman yazar ve düşünürleri, Türk-Alman Kültür Merkezi’nde çoğu zaman ben tanıtırdım. Üniversitede asistanlık ederken ünlü beş profesörün derslerini ben çevirdim. Yabancı dostlarımdan çoğu Alman’dır. Kitaplığımdaki kitapların üçte biri Almanca...

Hikâyelerim çevrildikçe, piyeslerim orda oynandıkça, kongre ya da konferans için çağrıldıkça, sık sık Almanya’ya gittim. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki kara günlerini, bunun içinden nasıl kurtulduklarını ilgi ile izledim. Gözlemlerimi, izlenimlerimi sık sık, ya gezi notlarımda ya köşe yazılarımda anlattım.

1980 yılında Alman Akademik Mübadele Kurumu’nun (DAAD) çağrılısı olarak bir yıl Berlin’de kaldım. Bu son misafirlik bana, iki karşı dünyanın çatışma noktası olan bu nevraljik adacıkta, bugünkü Almanya’nın sorunlarına ve bugünkü Türk-Alman ilişkilerine daha yakından bakabilme imkânı verdi. Füze rampalarından yeşiller hareketine, hava kirlenmesinden Türk işçiler sorununa kadar türlü konular üzerinde görebildiklerimi, düşünebildiklerimi “Milliyet”teki köşeme muntazaman yazdım. Bu “Berlin Mektupları”nı, yine o yıl yazdığım “Viyana’nın Atlattığı Vartalar” adlı bir araştırma dizisiyle birlikte sunuyoruz. Berlin yılının bir başka ürünü de Türk-Alman dostluğunun garip çizelgesini toparlamaya çalışan küçük bir araştırmam oldu. Berlin kütüphanelerinde edindiğim bilgileri ve dokümanları eski materyalime kattım. Ortaya “Alman Çeşmesi” adındaki kitapçık çıktı. Bilgi Yayınevi’nin yayımlamayı yararlı bulduğu Berlin Mektupları ve yakında yayımlayacağı “Alman Çeşmesi” sizlere bu konularda şimdiye kadar işittiklerinizden, okuduklarınızdan biraz değişik açılar ve aydınlıklar getirebilirse ne mutlu bize.

Feneryolu, 1984
Haldun Taner

Potsdam Bahçelerinde

Sade Almanya’da çıkan gazetelerimize değil, burdakilere de bakın. İşçilerimiz yıllardır hep manşetleri işgal ediyor. Gün geçmiyor ki yeni bir sürtüşme olmasın, ya haksız tasarruflar, ya insanlık dışı önlemler, ya alçaltıcı davranışlar işçilerimizi tedirgin etmesin. Onların bu çeşit aşağılanmalara karşı tepkileri de değişik oluyor. Ya kendini yakacak kadar dünyadan bezme, ya başka türlü intihar, yahut da ham davranışa karşı daha ham bir davranışla, kaba kuvvetle direniş. Hiç bir şey yapamayan da öcünü içine atıyor. Her fırsatta parlayacak bir isyanını, dişlerini sıkıp frenlemeye çalışıyor. Bu da onu hasta ediyor. Ülser ve sinir hastalıkları insana durduğu yerde gelmez. Yeni Naziler Türklere düşman. Hıristiyan Demokratlar bizi istemiyor. Kohl hükümetinin işçilerimizi uzaklaştıracak yeni kanunlar çıkarması olasılığı büyük. Kısacası istiskal ediliyoruz. Resmen ve açıkça. Sanayilerindeki büyük işçi gediğini kapamamız için bizi baş tacı edenler, şimdi işleri bitti ya, bizi başlarından dehlemenin yollarını arıyorlar. Ajda’nın meşhur ettiği piyasa şarkısındaki gibi,
Kapı açık
Arkanı dön ve çık
İstenmiyorsun artık.
diyorlar. Ama işitmek işimize gelmiyor. Bazı işçilerimiz dönmek için kendilerinden yıllardır kesilen sigorta paralarını haklı olarak geri istiyorlar. Verilirse dönecekler. Bazıları da ne olursa olsun dönmemek niyetinde. İş görüp mark istiflemek uğruna yorgunluktan pestilleri çıkmasına ve dünyayı görecek halleri kalmamasına karşın, yine de hâlâ dillerini bile öğrenmedikleri bu tüketim cennetini bırakmak niyetinde değiller. Gerginlik arttıkça artıyor. Devlet işe başında sahip çıkmamış ki şimdi çıkabilsin. Zeminin altlarından kaydığını hisseden zavallı işçiler sinir bozukluğu ile birbirlerine düşüyorlar. Evde barış huzur bozuluyor. Yeni yetişen ve Almancayı Türkçeden iyi konuşan çocuklar kabuğundan çıkıp kabuğunu beğenmeyen kestane gibi analarını babalarını hor görüyorlar. Berlin Mektupları Yurttaki akrabalar biraz da kıskançlığın etkisi ile onları mark uğruna yad ellere gitmiş çıkarcılar sayıyor. Tatillerde kendilerine getirilen hediyeler bile bu horgörüyü azaltamıyor. Tersine bu üstünlük gösterisi yakınların aşağılık komplekslerini, düşmanlıklarını daha da kırbaçlıyor. Devlet işçiyi döviz sağlayıcı bir unsur saymaktan öte, sorunlarına yeterince inemiyor. İnip çıkan hükümetlerin hepsinin ayrı politik çıkar güden çelişkili siyasetlerine karşın birleştikleri tek nokta işçinin döviz sağlayan bir makine oluşu. O bozulmasın da gerisi önemli değil. Almandan horgörü, çocuğundan horgörü, yakınlarından horgörü karşısında şaşkına dönen zavallı işçinin tek avunağı, emeğine karşılık yurtta alabileceğinden kat kat fazlasını, hem de enflasyonsuz, banker fiyaskosuz yarını meçhul olmayan sağlam bir rayiçle alışı. Banka defterindeki Deutsche Mark Hazretleri, taksitle alınmış Mercedes arabası, renkli televizyonu, videosu ve Yeşilçam filmlerinden oluşan kaset koleksiyonu her günkü ezikliğini hafta sonları biraz unutturan kısa beyliğinin status simgelerini oluşturuyor.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.