Başlamanın Binbir Yolu

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

David Carter’ın hayatı istediği gibi gitmiyor: Çocukluğundan beri kendine ait bir müzeye sahip olmanın hayalini kurmuştu fakat müze küratörlüğü kariyerinde istediği gibi ilerleyemedi. Hayat dolu sevgilisi Eleanor, evlendikten sonra bunalımlarla boğuşmaya başladı. Üstelik David, bebekken evlat edinildiğini öğrendi. Şimdi bütün hayatını bir yalanın çevresine inşa ettiğini düşünüyor ve geçmişiyle bugününe anlam kazandırabilmek için savaş dönemi Londra’sına ve kırsal İrlanda’ya uzanan bir yolculuğa çıkıyor. İlk romanı Önemli Şeylerden Kimse Söz Etmezse (YKY, 2007) ile eleştirmenlerden övgü toplayan ayrıntı koleksiyoncusu genç yazar JonMcGregor, ikinci romanında, bütün beklentileri boşa çıkan, bütün arayışları karanlıkta biten insanların hayata tutunmasını sağlayan küçük ve büyük mutlulukların peşine düşüyor. Bütün hikâyeyi anlatmak bir ömür sürerdi ama elinde olan şeyin bir başlangıç, başlamak için bir yol olacağını düşünüyordu. Elinde olan şey en azından, işte, demek için yeterliydi, bunlar başıma gelen şeylerden birkaçı, siz yokken olup bitenlerin küçük bir bölümü. Artık tahmin etmeniz gerekmiyor, hayal etmeniz ya da merak edip düşünmeniz gerekmiyor. Gerçeğin küçük bir bölümü bu.

Eleanor’un annesinin cenazesinden döndüğünde, o, mutfakta pasta yapıyordu. Hava baharat ve yanık şeker kokularıyla nemli, pencere camları dışarıdaki karanlık geceye karşı yoğunlaşan bulutlarla kaplıydı. Elinde bavuluyla kapı eşiğinde durup merhaba demesini bekledi. Sırtı ona dönüktü, omuzları gergin bir konsantrasyonla kamburlaşmış, solgun kumral saçlarını başının arkasında gevşek bir topuz yapmıştı. Pastanın üstüne krema sürüyordu. Tezgâha fırın tepsileriyle soğutma ızgaraları yayılmıştı, yağ lekeli yemek kitaplarının üstüne açık durmaları için karıştırma kapları ve oklavalar konmuş, yerlere un saçılmıştı.
Selam, dedi usulca, yerinden sıçratmamak için. Eleanor bir an konuşmadı.
Nasıl gitti bakalım? derken ne başını kaldırdı ne de arkasına döndü.
İyi, dedi, iyi gitti, bilirsin işte. Fırının alarmı öttü ve Eleanor kapağını açarken mutfağa sıcak ve ıslak bir hava dalgası saldırdı. Bir tepsi dilimlenmiş meyve çıkardı, fırını kapattı ve pastaya krema sürmeye devam etti. Bavulunu bırakıp arkasında durdu. Yoğun beyaz krema ona yeterince düzgün görünüyordu ama Eleanor yuvarlak uçlu bıçağı üstünde sürüklüyor, ileri geri dolaştırıp minik kusurlar arayıp duruyordu. Elini omzundaki kaskatı yumruya koyunca Eleanor irkildi. Kadının başının arkasını öptü. Saçlarında un, baharat ve kendi kokusu vardı, yüzünü bir an hafifçe saçlarına bastırıp gözlerini yumarak derin bir nefes aldı.
Sanki bu iş bitmiş gibi El, dedi usulca, bıçağı elinden almak için yandan uzanarak, alıp bir kenara bıraktı. Harika görünüyor, dedi. Elini elinin üstüne koydu, kaygılı bir yumruk halinde kenetlenen elini parmaklarıyla sardı.
İyi gitti demek? diye sordu Eleanor, başı önde.
İyiydi, dedi. Eleanor arkasına döndü, ellerini önlüğüne silerek zayıf bir tebessümle ona baktı.
İyi, dedi, sevindim. Bir palet bıçağı alıp fırın tepsisindeki meyve dilimlerini başka bir soğutma ızgarasına geçirdi. Ben biraz dağıldım, dedi, bıçakla odadaki keklerle çörekleri ve tenekeden bisküvi kutularını göstererek. Bir şeylerle meşgul olmak istedim. Tekrar gülümseyip, başını salladı. Elinde fırın tepsisiyle yanından geçip tepsiyi lavaboya koyunca, suya değen metal cızırdadı. Yolu kolay buldun mu? diye sordu.
Evet, dedi, kolaydı. Masaya oturdu, bacaklarını uzatıp uzun süre araba kullanmaktan kasılmış boyun kaslarını ovuşturdu. Eleanor önlüğünü açmaya çalıştı, yapış yapış parmakları belinin arkasında birkaç saniye bocaladı, sonra vazgeçti ve sırtını ona dönüp omzunun üstünden, açar mısın? dedi. Sımsıkı çifte düğümü çekiştirdi, beceriksizce, yorgunluktan hantallaşmış parmaklarla, başparmak tırnağını ilmeğin içine sokarak düğümü çözdü. Eleanor da oturup önlüğü başından çıkartarak kucağında katladı ve bir köşesine parmaklarını sildi. Yorgun görünüyordu. Uzanıp elini Eleanor’un bacağının üstünde ileri geri dolaştırdı.
Hey, dedi, sen iyi misin? Eleanor gözlerini kapadı, elini elinin üstüne koydu.
Evet, dedi, iyiyim. Yalnızca uzun bir gün oldu. Uzun birkaç gün oldu.
Birkaç dakika öylece oturdular ve gevşemeye başlayan Eleanor’un göz çevresindeki çizgilerin yumuşayışını izledi. Başının arkasındaki topuzdan kurtulan uzun ve sert perçemler yüzüne düşmüştü. Uzanıp onları geriye itti ve avcuyla düzeltti. Eleanor çoktan yarı uyur bir halde, hafiften gülümsedi.
Dönüş iyi miydi? diye mırıldandı, tam elini geri çekip yemek için bir şeyler alacakken.
İyiydi, dedi, çok uzun sürdü ama iyiydi. Fazla trafik yoktu. Bir yerde durup mola verdim.
Yemek yedin öyleyse? diye sordu Eleanor, gözlerini açıp birden yüzünü ovuşturarak.
Eh, birazcık daha bir şeyler yesem zararı olmaz, dedi, ızgaraların üstünde soğuyan keklere bakarak.
Ha, tabii, dedi Eleanor gülümseyerek, buyurunuz. Dolaptan bir tabak alıp kendine kocaman yuvarlak ve sert bir kek koydu, bölüp içini açarken çıkan buharı üfledi.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.