Argol Şatosu'nda

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Argol Şatosu’nda, Fransız sürrealist yazar Julien Gracq’ın 1937 yılında yazdığı ilk romanıdır. Argol’ün efendisi Albert, arkadaşı, suçortağı, kara meleği Herminien, kadın, beden simgesi Heide arasındaki ilişkiler, gerçek ilişkilerin yansımasıdır. Çevreleri karanlık, içine girilemez, içinden çıkılamaz ormanla çevrilidir ama çok yakında da okyanus vardır.
Dehşetin büyüsü ve kötülük eğilimin yoğun çekiciliğiyle bir an için gözlerini yumdu. Gözlerini açtığında, ağaç perdesi suyun altında yırtıldı ve su yüzeyinin altında sakin sakin yürüyen Herminien’ın yansıyan görüntüsü sonsuza dek yasaklanmış bu evrenin ters yüzünden çıkarak kendisine doğru geldi. Bir anda, Albert’in yüreğindeki tüm kanın çekilmesine neden olan coşku ve dehşet kargaşası içinde bir saatin on kez çaldığı net olarak duyuldu.

Okura Uyarı

İçeriğiyle savaş sonrası dönemde yenilenme umudundan farklı şeyler de getiren, kâşiflerin o hep çocuksu cennetinin tükenmiş hazlarını yeniden canlandıran tek yazın okulunun (bu konuda artık tartışmak bile olanaksız) yapıtlarıyla görünür bir biçimde ortak özellikler taşıyan (bunun için hiçbir biçimde özür dilenmeyecektir) bir anlatıyı tanıtmaya çalışmak belki pek de gerekli olmayabilir. Bir kaldırım, boş oda, orman ya da yol dönemecinde beliren ve hiç de düşsel olmayan kimi görüntülerin dönüştürücü gücü, yıldırım hızındaki etkisi ve böylece tuzağa düşürdüklerini sonsuza dek damgalama yeteneği, bu kavramlar hâlâ üzerinde durulmayacak kadar bildik görünse de artık çok sıradan oldular. Dinlerin çoğunun bunları Tanrı’nın inayeti kavramında öne, selametin veya daha somut olarak kurtarıcı veya lanetleyeninkini (zira ikisi eytişimsel olarak birbirinden ayrılamaz) ilk sıraya itmekteki ısrarlarına göre değerlendirilirse; geriye bir de muhtemelen bu yeni ışıkla, doğru tanımlanmamış ama uzun süre büyük ilgi uyandırmış birtakım insana ilişkin sorunları aydınlatmak kalıyordu. Bu arada şefaat eden de merhametin tüm etkisi yok edilerek cezalandırmamak için, haklı olarak, hiçbir zaman tümüyle bir kenara bırakılmak zorunda kalmamış görünmektedir. Bu silik yolda bile öncüler hiç eksik olmamıştır. Wagner’in yapıtı, Nietzsche’nin büyük bir hata yaparak düşüncesizce Hıristiyanlara terk ettiği şiirsel bir vasiyetle kapanır. Nietzsche böylece eleştirmenleri şaşırtarak öylesine açık bir yüzeysel araştırma yöntemine yöneltme sorumluluğunu üzerine almıştır ki bugün artık “ustanın Hıristiyanlığın acı çekerek kurtulma gizini kabul etmesi”nden söz edilmesinden çok sıkılmaktayız. Oysa, Wagner’in yapıtı öylesine açık bir biçimde yeraltı, daha doğrusu cehennem arayışı yörüngelerini biraz daha genişletmeye yöneliktir ki, yapıt bize tek başına Parsifal’in üstelik hâlâ gayet hassas bir biçimde direnen cesedi kutsal yağ ile yağlamaya dayalı kutsamadan bambaşka bir anlama geldiğini sonunda açıklar. Eğer bu kısa anlatı, başyapıtın yalnızca şeytansı –bu nedenle de geçerli bir yorumu olarak kabul edilseydi, hâlâ görmek istemeyen gözler için bile, tek başına, bu anlatıdan birkaç ışık saçılacağı ümit edilebilirdi. Bu öyküyü çevreleyen, genel olarak sakıncalı sayılan koşullar, anlatının özünü oluşturmuyor. İyice düşününce, bu koşulların anlaşılabilir bir edebin içgüdüsel hareketleri olarak kabul edilebileceğine inanıyorum. Burada, ancak toplumların genel eğilimleri “Yanılgıya düşmeyin!” demekten uzak durabilir. Bildik de olsalar, her istendiğinde söz ettiklerim gibi olguların değişmez direnişi, herkese dağıtılacak bu anlatının yetersizliğinin tek nedeni olarak anlaşılmalı. Bu kitabın kimi kavşaklarında, her zaman yol işaret levhasının tatsız karaltısı gibi dikilen nesneleri, davranışları ya da durumları simgesel açıdan değerlendirmenin çok safça olacağını söylemeye bile gerek yok. Gerçek ve düşsel yaşamının hep içinde barındırdığı payın ağır basan bölümü açısından bakıldığında, genelde simgesel açıklama, her zaman çok gülünç bir fakirleştirmedir. Bu nedenle, yol gösterici her düşüncenin dışlanışında, her olayın, güçlü ve zayıf durumların çevresinde gelişmemiş, çok kolay ulaşılabilir tek bir kavram, her durumda özellikle de burada rahatlıkla simgesel açıklamanın yerine geçebilir. Metafiziğin, yaşam gibi bir kitapta görkemli bir biçimde dile getirdiği gibi “verilenin” kendiliğinden inandırıcılığı, aptalca simgesel görüntü oyunlarının kaytarmalarını sonsuza dek dışlamalı ve bizi ilk ve son olarak kesin bir arınma eylemine itmeli. Bu anlatıda şurada burada seferber edilen ve her zaman korkunun sıkıntıyla kullanılan gizli nedenlerini harekete geçirmeye yönelik savaş makinelerine gelince; yepyeni olmasınlar, özellikle de öyle görünmesinler, sonuçta da olabildiğince uzakta uyarıcı gösterge rolünü oynayabilsinler diye özel özen gösterilmiştir. Bizleri her zaman tüm sıradanlıklarıyla büyüleyerek, tedirginlik duygusuna kaçınılmaz şiddeti vererek, önceden tir tir titreteceği konusunda uyararak geceleri düşlere sallanan şatoların, seslerin, ışıkların, hortlakların çekici numaralarını bir kenara bırakmamak en kaba zevksizlik kusuru işlemek olacaktı. Tıpkı savaşın ancak hileleri birbirinden örnek alarak yenilenmesi gibi, Friedland Muharebesi’nde Cannes ve Rossbach’ta Leuctres’in yaptıklarının yinelenmesini akla getirmesi, bence yazarın ancak bu kutsal ama sonsuz sayıda çoğaltılabilir göstergelerle yenebileceğini doğrular gibi görünmekte. Burada zincirlerini, hortlaklarını ve tabutlarını saklayan Udolphe’un Gizleri, Otrante Şatosu’nun ve Usher Konağı’nın cevherleri bu zayıf hecelere biraz büyü gücü iletmek için seferber olabilir; yazarın yapacağı şey, kendisine her zaman tükenmez bir coşku veren bu yapıtlara minnetini açıkça belirtmekten ibaret olacaktır.

1938

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.