Antik Dünyayı Şekillendiren Kentler

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Mezopotamya’dan Amerika’ya, Çin’den Afrika’ya kadar antik dünyayı ve uygarlığını şekillendirmiş en büyük kentlerin kırkında, aydınlatıcı ve çağrışım uyandırıcı görsel malzemeler eşliğinde bir gezinti.

Uruk · Ur · Hattuşaş · Troya · Babil · Ninova · Persepolis · Pergamon · Kudüs · Petra · Ephesos · Palmyra · Memphis · Thebai · Amarna · Kartaca · İskenderiye · Meroë · Leptıs Magna · Aksum Knossos · Miken · Atina · Akragas · Paestum · Roma · Pompeıı · Nîmes ve Pont Du Gard · Trıer · Mohenjo-Daro · Linzi · Xianyang · Pataliputra · Anuradhapura · Caral · La Venta · Monte Albán · Teotıhuacan · Tikal · Palenque

Edebiyatın, tiyatronun, resmin, heykelin ve mimarinin doğuşuna sahne olan antik kentler bugünkü modern kentsel yaşamın temellerini attılar. Peki, insanlar bu şekilde nasıl ilk kez bir araya geldiler ve o yerlerde yaşamak neye benziyordu? Dünyanın Mezopotamya’da kurulan ilk kentlerinden, Orta Amerika’da Mayaların yarattığı gösterişli kentsel anıtlara kadar, burada anlatılan kentler insanlığın neredeyse üç binyıllık tarihini ve gelişimini temsil ediyor.  Coğrafi bir düzene göre bölümlere ayrılmış “Antik Dünyayı Şekillendiren Kentler”, bizi Ur ve Babil kentlerinin bulunduğu Yakındoğu’dan başlayan bir küresel tura çıkarıyor. Afrika’da antik Mısır’ın Thebai ve Amarna gibi birleşik kentlerinin yanı sıra, Etiyopya’nın başkenti Aksum doğdu. Akdeniz’i çevreleyen Atina ve Roma gibi görkemli Avrupa metropollerine zamanla Roma İmparatorluğu’nun sınırındaki Trier gibi kentler de katıldı. Asya’da Mohenjo-daro ve Xianyang gibi canlı ticaret ve imparatorluk merkezleri ortaya çıktı. Amerika’nın engin cengellerinde ve yüksek sıradağlarında, Mezoamerika ve Peru kültürleri Caral ve Teotihuacan gibi kentsel yerleşmeleri ve heybetli yapıları yarattılar. John Julius Norwich’in uzmanca editörlüğünde, her bir sit alanıyla ilgili ilk elden bilgiye ve derin kavrayışa sahip seçkin tarihçiler ve arkeologlar bu sessiz harabeleri dile getirerek, bir zamanlar insanlarla dolu olan gelişkin metropolleri adeta hayata döndürüyor. Harabelerin güncel durumunun çarpıcı fotoğraflarının yanı sıra, bir zamanlar onları süsleyen masalsı nesnelerin ve sanat eserlerinin resimleriyle hayal gücünü harekete geçirecek biçimde tasarlanmış bu kitap, antik dünyayı şekillendiren kentlerde büyüleyici bir gezinti sunuyor – tıpkı o antik dünyanın bizim dünyamızı şekillendirişi gibi. 147’si renkli 151 görsel malzemeyle.

Antik dünyanın bugün yaşadığımız dünyayla nasıl çok az ortak yanı varsa, antik dünyayı şekillendiren kentler de bugün anladığımız yapıdaki kentlerle çok az benzerlik taşır. Bununla birlikte, onlara çok şey borçluyuz. Ne de olsa, bildiğimiz haliyle yaşamın temellerini atan onlardı; edebiyatın, tiyatronun, resmin, heykelin ve mimarinin doğmasını sağlayan onlardı; büyük topluluklar halinde birlikte yaşamanın ilk acılı derslerini öğrenen onlardı; şimdi bize olağanmış gibi gelen bilgi ve tecrübe birikimini sayısız kuşaklar boyunca adım adım geliştiren onlardı.

Bu kentlerin arasında da büyük farklılıklar vardı. Avrupa’nın antik kentleri Yakındoğu’nun ya da Amerika’nın antik kentlerinden tamamen farklı bir yoldan geliştiler. Bu büyük ölçüde iklimin ve coğrafyanın sonucuydu. Kitapta temsilen verilen kentlerin listesine hızlıca bir bakış, şunu son derece açıklıkla görmemizi sağlar: Kentlerin hemen hepsinde iklim en azından yılın büyük bölümünde yumuşak ve elverişliydi. İnsanlar yaşamak için ısıya gerek duyarlar. Antik kentlerimizin ahalileri mevsimlik değişime alışkındı; ama sıcaklık ve soğukluk arasında değil, daha ziyade nemlilik ve kuruluk arasında görülen bir değişimdi bu – gerek nemlilik, gerekse kuruluk yaşamın sürmesi için aynı ölçüde önemlidir.

O dönemde coğrafya her şeyden önce suya ya da bolca yağışa yakınlık demekti. Su sadece yaşamı sürdürmek için gerekli değildi; aynı zamanda başlıca (hatta kimi zaman belki yegâne) ulaşım mecrasıydı. Özellikle ilk uygarlıklarımızdan birçoğunun başladığı Yakındoğu’nun ve Ortadoğu’nun çöl ülkelerinde yollar hemen hiç yoktu; tek geçerli taşıma yöntemi önce nehir, ardından (epey sonra) deniz olmak üzere suya dayalıydı. Suyun hiç de abartılı sayılmayacak başka bir avantajı vardı: Nehirler sağlam bir salla neredeyse sonsuz yükü taşımaya elverişliydi. Dicle, Fırat ve Nil olmadan, erken antikçağın Eskidünya’sı pek ortaya çıkamazdı.

Öte yandan, antik kentlerimizin çoğu paha biçilemez başka bir nimetten de yararlandı: Akdeniz. Haritada milyonuncu defa görünce, genelde bize kanıksanmış gibi gelir; oysa nesnel gözle bakmaya çalışırsak, son derece benzersiz bir özelliğini, yani yeryüzünde emsali olmayan bir kültür beşiği gibi, sanki bilinçli tasarlanmış bir su kütlesi olduğunu görürüz. Çevresindeki karalarla neredeyse sarılmış haldeki Akdeniz, durgunluktan kurtulmasını, sularının taze ve (en azından yakın geçmişe kadar) kirlenmemiş halde kalmasını sağlayan Cebelitarık Boğazı’nın antikçağda Herakles Sütunları olarak anılan kayalık çıkıntılarıyla en feci Atlantik fırtınalarından korunur. Dünyanın altı kıtasından üçünü birbirine bağlar; yılın büyük bir bölümünde iklimi dünyada görülebilecek en büyük cömertliği sunar. Bu bakımdan Akdeniz’in antikçağdaki en göz kamaştırıcı uygarlıklardan üçünü beslemesine ve en büyük üç dinin doğuşuna ya da gelişimine sahne olmasına pek şaşırmamak gerekir.
Ama varlığı bir nehirden ziyade denize bağlı ilk kıyı kentlerinin çok daha uzun bir süreçte gelişmesi Akdeniz’de bile geçerliydi; Atina’nın doğduğu sırada, Uruk muhtemelen üç bin yılı aşkın bir geçmişe sahipti. Bu gecikmenin iki bariz sebebi vardı: Gemi yapımının ve gemiciliğin düzeyi. Adına yakışır gemiler MÖ 2000’lere kadar çok azdı ve deniz ulaşımının güvenilmezliği birkaç yüzyıl daha belirgin biçimde sürdü. Gemicilik sanatı henüz emekleme çağındayken, Doğu Akdeniz’in büyük bir bölümünde karayı hep görerek limandan limana yol almanın mümkün olması ilk gemicilere büyük çapta yardımcı oldu.

Ancak gereksiz risklere girmenin anlamı yoktu; bu nedenle ilk Akdeniz gemicileri akıllıca bir tutumla yolculuklarını olabildiğince kısa tuttular. Kazaya açık yerlerle dolu olan kuzey kıyılarından mümkün mertebe uzak durdular. Güney kıyıları ise çok önemli Nil deltasının yer aldığı doğu kesimi dışında esasen düzdür. Orada bile çöl asla çok uzakta değildir. Bununla birlikte, çölün ötesinde Meroë ve Aksum canlı iç kentlerin, dinsel merkezlerin ve Afrika’nın zenginliklerini kıta boyunca taşıyan deve kervanları için hayati durakların varlığını unutmamalıyız.

Sonraki sayfalarda ele alınan en eski kentlerin yüzeydeki kalıntılarının az olması pek şaşırtıcı sayılmaz. Birkaç bölük pörçük metin dışında, bilgilerimiz sadece arkeoloğun malasına dayanır. Burada Memphis, Thebai ve Amarna kentleriyle temsil edilen antik Mısır uygarlığı, günümüze ulaşan anıtları, heykelleri, resimleri ve yazıtları sayesinde özgün bir fikir edinebileceğimiz ilk kültürdür. Atina’nın ve Roma’nın da ayakta duran yapıları çok şükür ki yeterli düzeydedir ve üstelik günümüze kalan hatırı sayılır bir enfes külliyatı vardır; bunlar her iki kentin görünümüne ve sakinlerinin sürdüğü yaşam tarzına ilişkin daha da berrak bir tablo oluşturmamızı sağlar. Ancak söz konusu kentleri seçmemizde asıl ölçüt bilgilerimizin kapsamı değil, bizzat kentlerin temel önemidir.

Az sayıda kent yukarıda ana hatlarıyla belirtilen genel kurallara aykırıdır ve onlar için açıklayıcı nitelikte birkaç ilave söz belki gereklidir. Örneğin, zenginliklerini öncelikle stratejik konumlarına borçlu olan ticaret kentleri vardır. Petra çevresindeki kayalıklarda açılmış dar bir yarıktan geçen ve gerek kuzey-güney, gerekse doğu-batı eksenli ticaret yollarındaki kervanlar için kusursuz sığınak, buluşma yeri ve takas merkezi olmasını sağlayan olağanüstü girişiyle muhtemelen en iyi örnektir. Başka bir örnek olan Palmira, Petra’nın aksine dümdüz bir çölle çevrilidir; ama Pers ülkesi ile Akdeniz limanları arasında gidip gelen kervanlar için vaha ve mola yeri olarak gerekli bir uğraktı.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.