Altın Kafes - Sör Benfro’nun Şarkısı 3

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Yüzyıllardır düşman olan ve birbirinden uzakta yaşayan ejderhalarla insanların kaderi, iki kişi sayesinde kesişmiştir: Errol adlı çocukla Benfro adındaki genç ejderhanın işbirliği, bu acımasız savaşın sona ermesi için belki de son şanstır.

Düş Gezgini’nde tanıdığımız, Gül Bağı’yla yeteneklerini keşfetmelerine tanık olduğumuz Errol ile Benfro’nun hikâyesi, Sör Benfro’nun Şarkısı serisinin üçüncü kitabı Altın Kafes’le sürüyor...

Altın Kafes’te Benfro, Magog’un etkisinden kurtulmaya çalışmakta, bu arada da bir ejderha olarak yeteneklerini geliştirmeye çabalamaktadır. Bu sıralarda Errol, Benfro’nun ormandaki sığınağına gelir. Atlattığı badirelerden dolayı büyük yara almış olan delikanlı, sevgilisi Martha’nın göründüğü rüyaların gizemini çözmeye çalışmaktadır.

Kader sonunda Benfro ile Errol’ın yolunu kesiştirmiştir. Errol, Benfro’yu Magog’un etkisinden kurtarmanın anahtarını elinde tutmakta, Benfro ise Errol’ı iyileştirmenin yolunu bilmektedir. Çok geçmeden, amansız düşmanları karşısında hayatta kalma şanslarının bir arada durmalarına bağlı olduğunu anlayacaklardır.

Sessizlik dünyayı görünmez bir sis gibi sarmıştı. Ağaçlar bile sert rüzgârla dalgalanıp sallanmalarına rağmen hiç ses çıkarmıyorlardı. Yerdeki otlar çiyden ıslaktı ama çıplak ayaklarının tabanları otları hissedemiyordu. İçinden bir ürperti geçti, ama onu ürperten, yüzüne vuran buz gibi rüzgâr değil, içgüdüleriyle kaçmaya çalıştığı, içine işleyen, acıtan soğuktu.

Errol buraya nasıl geldiğini bilmiyordu, iki büyük ağaç kökünün arasına çömeldi, titreyerek pelerinine sarındı. Yorgundu ama her nasılsa uyku tutmuyordu. Birini mi bekliyordu? Bilmiyordu ama buraya daha önce gelmiş gibi hissediyordu. Hareket etmeyi düşünmek bile ayak bileklerini sızlatıyordu; ne ayağa kalkmak ne de bir şey yapmak istiyordu; bu buz gibi kovukta kıvrılıp uyumaktan başka bir isteği yoktu.

Bir uyuyabilse.

Kızın kokusu burnuna geldi. Henüz bir şey duyamıyordu, kendi kalbinin atışını bile işitmiyordu ama hoş koku aklına ısıtan güneşin, tutuşan ellerin ve uzatmalı öpüşlerin anılarını getirdi. Her şey huzur veren koyu bir yeşile büründü ve Errol bir an için soğuğu da acıyı da unuttu.

Karanlık kuytusundan, seyrek ve yaşlı ağaçların arasından kıvrılarak giden patikaya baktı. Kızı önce epey uzakta gördü; gölgelerden çıkmadan dikkatle yürüyordu.

Biraz daha yaklaşınca, Errol emin oldu. Bu Martha’ydı, onu son gördüğündeki gibiydi: Ciddi bakışlı gözleri kendisini bekleyen görevine odaklanmış, omuz hizasındaki siyah saçları atkuyruğu yapılmış, sırtında hâlâ çizmelerine kadar inen orman yeşili seyahat pelerini. Mümkün mertebe yüksek ağaçların rüzgârın savurduğu tentesinin altında kalmaya çalışarak patikanın kenarından ilerliyordu. Arada bir başını kaldırıp göğe bakıyor, orada pusuya yatmış korkunç bir şey varmış gibi gri bulutların altını süzüyordu.

Errol ona seslenmek istedi. Martha. Ama sesi çıkmadı, yalnızca kafasının içinde yankılandı. Nedense buna şaşırmadı. Kımıldayamaması da onu telaşlandırmıyordu. Bunun ardından ne olacağını biliyordu.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.