Alo, Harika Hanım, Nasılsınız?

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

“Sorduk mu birbirimize, nasılsınız dedik mi bugün?”

Sıradan bir günün sabahında çalan telefon yaşamınızı değiştirebilir mi? Hiç tanımadığınız, yüzünü görmediğiniz, adını bile bilmediğiniz biri, kendi hikâyesiyle varlığınıza ayna tutan bir sese, hesapsızca içinizi dökebileceğiniz bir dosta dönüşebilir mi?

Hattın iki ucu arasında salınıp duran sözcüklerin toplamı, gerçek bir hikâye eder mi? Bir “alo” kadar mümkün, başka bir dünya kadar uzak... Orada biri var mı?
Farklı türlerdeki eserleriyle Türk edebiyatının 1950 kuşağının önemli kalemlerinden biri olan Tarık Dursun K., birbirine ses veren iki yalnızın diyaloğu üzerinden insanın ve insan ilişkilerinin mümkünlerine bakıyor: Aşk, aile, kimlik ve varoluşa dair zorlu sorularla şekillenen bu sıradışı temas, bugünün bir “tık”lık yalnızlığına da ışık tutuyor.

“Düşündüm de... Sizi tanımayı çok isterdim. Yakından bakmayı ve... Bu belki’leriniz var ya, onları söylerken yüzünüzün ne biçim aldığını görmeyi de. Nasıl bir kişisiniz?”
“Sıradan... Hiçbir özelliği olmayan...”
“Konuştuklarınızdan o çıkmıyor ama...”

13 Haziran
Cumartesi

İkindinin serinliği indi. Ansızındı. Günün dışındaymış, ummuyormuş, beklemiyormuş gibi irkildi. Salonun perdeleri kıpır kıpır olunca yüzünü o yana döndü, baktı.

Evet, sıcak gidiyordu. Bahçeye çıkıp çiçekleri şimdi mi sulamalıydı, yoksa... Zamanı var mıydı daha?

Komşunun döner fıskıyesi epeydir çalışıyordu. Sesine sinirlendi. İlgilenmemeye çalıştı. Yanı sıra bir yerlerden bir çim biçme makinesinin sesi yükseldi, fıskıyeninkiyle birleşti.
Sinirliydi. Niçin sinirliydi peki?

Döner fıskıyenin sesinden mi? Yeni değildi ki. Cem Bey’lerin çim biçme makinesi de öyle. Karşı evin büyük çanak antenine konmuş beyaz kuyruklu, iri ve tombul saksağan da. Fıskıye döner, çim biçilir, saksağan çanak antene konar. Her gün ve her gün...

İkindi serinliği bile.

Az sonra esinti de çıkacaktı, yavaşça ve kendiliğinden. Bahçenin öbeğe duran ortancaları başlarını eğerdi. Mürdüm eriği buğu tutardı esintiye ve eksilen güneşe karşı.

Bahçe kapısını içeriden açtı. Sulamak yerine, bağ makasıyla kayısının altındaki Fransız güllerinden dört tane kesti. İkisi ayrı ayrıydı, biri ikiz.

Gülleri kristal vazoya yerleştirdi, suyunu doldurdu, küçük sehpaya koydu ve canlı fotoğrafı ona yasladı.

İki kişilik bir kartpostaldı; o ve o. Yan yana durmuşlar, objektife bakmışlardı. Öylece.

Hareketsiz. Geçmiş bir zamandaydılar. Arkalarında asmalı bir çardak vardı, bir ucundan bölük pörçük de olsa bir mavilik görünüyordu.

O bahçede gül keserken acaba aramış mıydı? Telefon çalmış ve o duymamış olabilir miydi? Yok, hayır! Sabah çoktan geçmiş, öğle olmuş, gölgeler uzamış ve ikindiye gelinmişti. Üst yoldan hızlanan trafiğin uğultusu gürlüyordu.

Beni aramadı, dedi içinden. Neden aramadı? Bir şey mi geldi yoksa başına? Yapmaması gereken bir şey mi yaptı?

Yapmaması gereken bir “şey”, öyle mi?
Ne gibi bir “şey” yani?
Bilebilir miydi ki?

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.