“Adım Ece Ayhan Çağlar…”

PAYLAŞ
YORUM YAZ
Kitap Akrabalıkları

Ece Ayhan, farklı söyleşilerinde, ortaöğrenim sıralarında yazmaya başladığını; ilk şiirinin, lisede teksir ederek çıkardıkları “dergi”de yayımlandığını ama hangi şiir olduğunu bilemediğini; 1956’ya kadar, zarfa koyup pulu yapıştırıp şiirlerini dergilere gönderdiğini; ilk kez bir dergide, Türk Dili’nde yayımlanan iki şiirin kendisinde bulunmadığını, adlarını da hatırlamadığını dile getirir ve ekler: “Kısaca 1956 sonlarına kadar ortada yokum, her anlamda yokum...”  

1949’da yazdığı dört şiir “Geçen Zamanlardan”, “Yeni”, “Düşünüş”, “Dönüş”ten, arkadaşlarıyla teksir ederek çıkardıkları “Yeni” adlı “dergi”de yayımlanan “Lambalı Kadın”a, Türk Dili’nde yayımlanan “Üç Gencin Kalbi” ve “Islak”tan 1955’te –nedense hiç sözünü etmediği– Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nde yayımlanan “Veda’lardan Birinde”ye uzanan yüzü aşkın şiir Ece Ayhan’ın geride bıraktığı karakutudan ses veriyor.
Yarım yüzyılı aşkın bir geçmişin izini sürerek Ece Ayhan’ın “ortada olmadığı” döneme ait şiirlerini ilk kez gün yüzüne çıkaran bu çalışma Ece Ayhan’ın benzersiz şiirini yaratma serüvenine ışık tutuyor.

Giriş Yerine “Şiirin Kurgusu”

Bilebildiğimce, 1954 yılından bu yana “şiir”ler, yazılar yayımlıyorum; hayır, bir ana niteliği belli bir toplumda şiirin de (bile) yeri olmayışı sırılsıklam gerçeğinden yola çıkmadım, çıkmıyorum bu kez; yalnızca şiir denilen şey hizmet ve meta üretildiği, üretilişi gibi “kurulmuyor” kesenkes diyorum. Yani, bir bakıma, iktisatta belirli bir sayfası yoktur şiirin; bu yüzden anlatmak epey zor olacaktır okura şiiri! Siz görünüşe bakmayın. Bir şiir “kurulurken” (doğallıkla başka arkadaşları bilemem) nasıl “yoğruluyor”u soruyorsunuz? Yazmanın, yazılmanın... bir öncesi var ilkin, üç yıllık, on yıllık, yirmi yıllık sorular oluyor kafada sözgelimi; başlangıç kurgusu daha zihin oralardayken örülüyor yapılıyor; kısacası “şiir zihni” sanırım biraz başka türlü işliyor genelgeçer akıl yürütmelerden, daha da özeti “külyutmazlık”tır (Bizim tarihimizden bir örnek, hoşa gitmeyecekse de; Hezarfen Ahmet Çelebi, bir cambazdır ve İstanbul’da Galata Kulesinden uçmak adına atlar, kulenin altındaki bir tümseğin üzerine düşer ve bacağını kırar!.. Yeryüzü tarihinde de Troyalı bir güzel Helen vardır. Homeros İlyada’sında böyle yazıyor, kitaplar, romanlar, filmler var... Oysa Paris Helen’i Yunanistan’dan kaçırdığında bir kocakarıdır!.. Bunlar tarihin gidişine yürüyüşüne küçük bir çelme takmak bile sayılmaz tarihçe; “şiir”den söylemesi deyip geçiyorsunuz; bugünlerde çok büyük bir yanlışlık yapılıyor, işleniyor özel ve genel anlamda düşünmeklerim gibi...). Yine sözgelimi, her bir şeyi, “verilmiş” her bir şeyi (olabildiğince) irdeliyorsundur, yakın ve uzak çevrendeki hiçbir şeyin gösterilmeye çalışıldığı gibi olmadığını biliyorsundur çünkü, etinde kanında duyarak; her bir şey bir bütündür ya; işte bunları şiire taşıyorum... Nesneler, daha çekirdek olarak zihindeyken katlanmaya başlıyor, en yalın bir şiirde bile onun parçalarında yalınlık yoktur, yani ufacık bir şey bile binlerce boyutlu... Benim “kurduğum”, “kurabildiğim” şiirde, soruya, konuya geliyorum, okur denilen kişi karınca kararınca daha olsa silinmiş olduğu için, bütün kavramlar nesnel gerçeklikler, vb. hızlı bir değişime, belirli bir şiir perspektifinde yerlerini alıncaya dek gelişmeye uğruyorlardır. Yaptıklarımı, ettiklerimi savunmuyorum burada; düşüncemin “iktidar”a geçmesini istemedim hiçbir zaman çünkü. Yalnızca, “şiir”in öyle kitaplarda, kitaplarınızda yazıldığı gibi olmadığı, doğrusu olamayacağıdır, benim de deneyimlerim olmuştur, bildiğimi biliyorum o kadar... “Son biçim”ini alıp almadığını anlamak sorununa gelince, şiirin, buna neden “son öz” denmemiş olduğunu da düşünüyorum, düşünerek izin verin de bir kömürün bir elmasa dönüşmüş olduğunu artık anlayalım! Bir şiir kıpırdanıyorsa, deviniyorsa sona ermiş demektir; sözgelimi herhangi bir şey eksikse kıpırdanmaz! Ustalar şunu çok iyi anlayacaklardır; şiir tam bir avadanlıktır, tarihsel bir avadanlıktır!..
Devletle...

GEÇEN ZAMANLARDAN
Deniz kıyısında bu baharı
Seninle beraber seyredemedik
Yalnızım ve hissetmiyorum
Deniz kıyısında bu baharı.
Rüzgârlar meydan okurdu
Ve sen elimi tutardın sıcacık
Gözlerimiz maviyken seviyordum
Deniz kıyısında bu baharı.
Bulutlarla giden şarkılarımız
Neşeleri ve kederleri ile
Hâlâ dolaşıyor gibi
Deniz kıyısında bu baharı.
Öyle güzel kokular var ki
Duyabiliyor musun?
Seneler önce olduğu gibi
Deniz kıyısında bu baharı.

 

YENI
Ben sevebiliyorum bazen
Herşeyi
İnsanları, insanları
Şimşeklerin altında okuyan
Düşünen insanları
Mumları üfleyenleri
Yeşil gözlülerin
Sırlarını da
Acılarıyla seviyorum
Ben belki başkayım
Ya siz, sizler?

 

DÜŞÜNÜŞ
Nerede derin ölüm
Zavallı çocuğum
Ne toprak bekler seni
Ne de sen onu1
Yalan der biri
Fakat bakmışsın yoksun
Zavallı çocuğum

 

DÖNÜŞ
Günün yorgun akşamı
Yırtık postallarımla
Ağır ağır adımla
Döndüm uzak ülkeme.
Buraları başka mı?
Çınar gölgeleri loş
Bizim sokaklar bomboş
Bir baktım da köyüme.
Aradım şen anamı
Sesler ne garip geldi
Avluda gidip geldi
Seslenmiştim evime
İnsanlara tasamı
Derdimi anlattım da
Hiçbir şey demediler
Öyle baktım halime.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.