Yaralanabilirlik

PAYLAŞ
YORUM YAZ
İçindekiler

Yaralanabilirlik, dünyayla ve başkayla ilişkisinde ve doğanın güçleri karşısında sürekli şiddete maruz kalma ve yaralanma tehlikesi altında olan, ölümlü insanın kurucu niteliklerinden biri.  Tarihsel ve toplumsal konumlanış, cinsiyet, ırk, etnisiteye göre farklılık gösteren, ayrımcı bir şekilde dağıtılan bir nitelik bir yandan da. Bazıları diğerlerinden daha yaralanabilir, daha kırılgan, daha güvencesiz. Evi, yurdu, sözü, insana yaraşır bir yaşam sürdürme hakkı elinden alınmış, mülksüzleştirilmiş, ölümünden sonra yası tutulmayan, sözü edilmeyen, kısaca hem yaşarken hem ölümünde temsil alanının dışına itilen, çıplak hayata, bir istatistik birimine indirgenen insanlar, gruplar, nüfuslar. Bu haliyle yaralanabilirlik, ahlaki, kültürel ve siyasal bir mesele.

Cogito’dan
  • Kırılganlık, Güvencesizlik, Yaralanabilirlik - Şeyda Öztürk

    Yaralanabilirlik, dünyayla ve başkayla ilişkisinde ve doğanın güçleri karşısında sürekli şiddete maruz kalma ve yaralanma tehlikesi altında olan, ölümlü insanın kurucu niteliklerinden biri.  Tarihsel ve toplumsal konumlanış, cinsiyet, ırk, etnisiteye göre farklılık gösteren, ayrımcı bir şekilde dağıtılan bir nitelik bir yandan da. Bazıları diğerlerinden daha yaralanabilir, daha kırılgan, daha güvencesiz. Evi, yurdu, sözü, insana yaraşır bir yaşam sürdürme hakkı elinden alınmış, mülksüzleştirilmiş, ölümünden sonra yası tutulmayan, sözü edilmeyen, kısaca hem yaşarken hem ölümünde temsil alanının dışına itilen, çıplak hayata, bir istatistik birimine indirgenen insanlar, gruplar, nüfuslar. Bu haliyle yaralanabilirlik, ahlaki, kültürel ve siyasal bir mesele.

    Yaralanabilirlik dosyasında, kavramın ve kavramla kapsananların ontolojik, tarihsel, siyasal ve etik düzeyde incelendiği yazılara biyoiktidarın, neoliberalizmin ve savaş ekonomisinin mağdur ettiklerinin, ezilenlerin ve sarsılmışların uğradığı adaletsizliği ortadan kaldırmak için onlarla dayanışmanın, onlara dokunmanın siyasal imkânlarını araştıran yazılar eşlik ediyor.

    Son dönem çalışmalarında dışlanmayı perfomatiflikten daha geniş bir kapsama yayarak yaralanabilirlik, kırılganlık ve yası tutulabilirlik üzerinden çalışan Judith Butler bu sayı için dergi yayın kurulunun sorularını yanıtladı.

    Elif Demirkaya, “Prekarlık ve Prekarite Tartışmalarına Kısa bir Giriş” başlıklı yazısında, prekar, prekarlık, prekarizasyon ve prekarya terimlerinin kullanımının arkaplanını verdikten sonra tarihsel ve toplumsal bağlamdan dışlanmış tekillikleri yaşam ve ölüm politikaları ekseninde müşterek yaralanabilirlikler olarak inceliyor.
    Todd May’in “Neyi Olumlamalıyız” başlıklı yazısı, adaletsizliğe uğramış, mağdur olmuş, şeyleştirilmiş insanlarla dayanışmayı, bir fedakarlık okuması ekseninde gündeme getiriyor ve “Geçmişteki dehşetleri önlemek adına varlığımızı feda etmeyi göze alıyorsak, şimdi ve gelecekte kendimizi ne için feda etmeye razı oluruz?” sorusuna yanıt arıyor.

    Cana Erşen “Dokunma Rejimi: Kırılganlık, Yaralanabilirlik, Duyarlılık” başlıklı makalesinde insanların yaralanabilirliklerini minimuma indirmek için inşa ettiği korunaklı yapıları bizzat kırılganlıkla mühürlemiş olan uygarlığın bastırdığı ve baskıladığı adsızlara yer açacak, onları dilin ve temsil alanının içine çekecek bir çalışma için Adorno, Benjamin, Derrida ve Ricœur üzerinden bir “yaralanabilirlik” okuması sunuyor.

    Özen Nergis Dolcerocca “Hayvan, Dil ve Mülksüzlük Üzerine“ makalesinde mülksüzlük ve yaralanabilirlik temelli bir ahlak felsefesinin insan olmayan canlıları da kapsayacak şekilde genişletilmesinin imkânlarını edebi metinler kılavuzluğunda sunuyor.

    Efe Baştürk “Yaralanabilirlilğin Kökenselliği Üzerine bir Epilog” başlıklı makalesinde Sofokles’in Antigone’si üzerinden yaralanabilirliği toplumsallaşma, Yasa karşısında konumlanış ve iktidarın öznelliği askıya alma potansiyeli bağlamında inceliyor.

    Alyson Cole “Hepimiz Yaralanabiliriz ama Bazıları Diğerlerinden Daha Çok Yaralanabilir” başlıklı makalesinde yaralanabilirlik çalışmalarının siyasal muğlaklığını ve eksiklerini Rancière’in “siyasal olan” kavramı ve Siyah Hayatlar Önemlidir hareketi üzerinden inceliyor.

    Emre Şan “Patocka ve Sarsılmışların Dayanışması” başlıklı makalesinde, Patocka’nın “sarsılmışların dayanışması” kavramlaştırmasından hareketle yaralanabilirlik ve siyasal mücadele arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Sarsılmışların dayanışmasında yaralanabilirliğin harekete geçirdiği rejim muhalifleri tam da ortak zeminlerin kaybında, sahici bir birlikte varoluş deneyiminde, başka bir dünya inşa etme imkânında buluşuyorlar. Zeynep Direk “Hakların Öznesi Olmak: Kırılganlıktan Özerkliğe”de, yaralanabilirliği ve kırılganlığı felsefe bağlamına oturtmak için özne oluş ve özerklik sorunsalından yola çıkıyor. Ricœur’ün “Özerklik ve Yaralanabilirlik” makalesinden hareketle, kurumsal ezilme karşısında direnişin ancak ilişkisel bir bağlamda, bir arada durarak ve dayanışmayla elde edilebileceğini savunan Direk hukukun işlemediği, daimi bir olağanüstü halin sürdüğü bir ortamda hayatta kalma mücadelesinin nasıl verilebileceğine odaklanıyor.

    Bergen Coşkun Özüaydın da “Lanetliler, Utanmazlar ve Sorumlular” makalesinde, tahakküm ve adaletsizliğe başkaldırının başlangıç noktasının yeryüzünün mülksüzleri ve kırılganları karşısında duyulacak utanç olduğu savından hareketle “yeryüzünün lanetlileri”nin üzerindeki laneti ortadan kaldıracak bir devrimin imkânını Lévinas ve Sartre üzerinden araştırıyor.

    Fulden İbrahimhakkıoğlu “Kırılganlığın İadesi: Egemenlik ile Biyo-iktidar Kesişiminde Eril Siyaset” başlıklı yazısında çatışma üzerine kurulu eril siyasetin kırılganlığın ve yaralanabilirliğin iadesi temelinde işlediğinden hareketle, onun karşısına feminist bir direniş alanı açmakla yükümlü bir barış siyaseti getirmenin gerekliliğini vurguluyor. Ewa Plonowska Ziarek “Yaralanabilirlik Üzerine Feminist Düşünceler” başlıklı yazısında, tarihsel güç ilişkileri ve tahakküm dahilinde Başka’nın siyasi inşasına yönelik feminist bir eleştirinin imkânlarını araştırırken Lévinas’ın yüz ve sorumluluk etiğini Arendt’in siyaset teorisi bağlamında yorumluyor.

    Sinan Kadir Çelik “Eski Yunan’da Mülksüzleşme Biçimleri”nde Epikürcüler ve Kiniklerin mülksüzleşme tercihiyle ve iktidar iddiasında bulunmadan dünyayı değiştirme girişimlerinin karşılaştırmalı bir okumasını yapıyor.

    Mesut Hazır “İlişkilerin İlga ve İnşası” başlıklı çalışmasında postmodern belirsizlik ortamında, toplumsal ilişkilerdeki zayıflama  sonucunda kişisel  ilişkilerdeki kırılganlaşmayı inceliyor.

    Cogito Eylül sayısı için bir Maurice Merleau-Ponty dosyası hazırlıyoruz.

Elif Demirkaya - Prekarlık ve Prekarite Tartışmalarına Kısa Bir Giriş
  • Dokunma Rejimi: Kırılganlık, Yaralanabilirlik, Duyarlılık - Cana Erşen

    “Bir barbar ancak eşitine dokunur.”

    I.
    Suç ve Kefaretin Ötesinde’nin yazarı Jean Améry “Yahudi Olmanın Zorunluluğu ve İmkânsızlığı” başlıklı denemesinde kendini gerçekleştirmenin diyalektiğinden söz ederken, “metafizik bir töz olarak değilse de küçük yaşta edinilen deneyimin basit bir birikimi olarak, bir-şey-olmanın kaçınılmaz önceliğine” değinir ve şöyle yazar: “Kimse anılarında bulamadığı bir şeye dönüşemez”. Theodor W. Adorno ise bu anıyı, çocuğun ilk-insan imgesini oluşturmak için başvurduğu kaynağa dek götürerek aynı anda “kültürün hem zaferi hem de yenilgisi” olan unutuş mekanizmasının işleyişini tarif eder. Bu imge, kendisine hayran çocuğun gözleri önünde hanını istila etmiş sıçanları değneğiyle öldüren hancı Âdem’i model almaktadır. Hancı Âdem figürü kültürün kuruluşunu temsil eder; sıçanların öldürülmesi anlatısı ise psikanalitik geleneğe kayıtlıdır. İlk-insan imgesi ikame edilebilirdir; her biri kültürün kuruluşunda pay sahibi olan unutuş momentleri, kendi hikâyesini barbarlığında –barbarlığını da hikâyesinde– yitirmiş Âdem’i uygarlığın rekabet sembolü olarak yeniden içeriklendirip kökene yerleştirir. Bu minvalde mezbahalardan çıkan atıkların döküldüğü bokluderelerden (Ludenbach), etlerinden faydalanabilmek için domuzların ürediği ahırlardan (Schweinstiege) ve çocukların peşinden coşkuyla koştuğu köpek itlaf ekibi arabalarından bahseder Adorno. Eskiden işitilmiş bu (bokludere, domuz-ahırı gibi) sözcüklerin görsel hatırasına tekabül eden manzaralara artık rastlanmaması ya da şehirlerin modernleştirilmesi projesine eşlik eden köpek-kırımlarına tanık olma coşkusunun unutuşa terkedilmesi, Âdem’in değneğiyle vura vura öldürüp hanın dışına sürdüğü sıçanları andırır.

    Çizgisel bir zamansallık fikrinden ayrılarak denilebilir ki: bir yandan kültür, kökene koyduğu Âdem imgesine öykünürken bir yandan da her türlü kültürel üretim, bir tarihsel figür olarak bu –hancı– Âdem’den neşet eder. Sıçanlar hana dönmeyi sürdürdükçe, Âdem de onları yok etme çabasını sürdürür, ta ki yok edişin biçimleri hanı istila eden sıçanlar olarak belirene dek; o zaman unutuş başlar. Unutulmuş olanın yeniden adlandırılması olarak uygarlık ise Âdem’in değneğini çeşitlendirerek sıçanlarla mücadelesine yeni tarifler belirler. Uygarlığın bu ifade kabiliyeti, kültür ve barbarlık diyalektiğini de silikleştirir; kültüre eklemlenmek, hancı Âdem için dünyada bulunmanın bir zorunluluğu olan barbarlığı, onun soyu için olumsallaştırır. Böylece, dünyadanlığın birbiri ile iç içe geçen formları olarak barbarlık ve kültürlenme, uygarlık durumunda biri diğerini tanımayan iki ayrı dünyevilik rejimi olarak şekillenir.

    Çalışmalarında sıçan imgesinin temsil ettiklerine Adorno’dan çok daha geniş biçimde yer veren bir diğer teorisyen ise Sigmund Freud’dur. Adorno da kimi zaman örtük kimi zaman açık referanslarla Freud’un, kültürün saldırgan itkiler ile uyuşmazlığı tartışmasını takip etmiş ve bu bastırılmış itkilerin yüceltimi yoluyla kültürün kuruluşu fikrini benimsemiştir.

    Freud’un ilk kez 1907’de görüştüğü saplantı nevrozlu hastasının hikâyesi, Olgu Öyküleri’nde “Sıçan Gören Adam” başlığıyla aktarılır. Hasta, Freud’a zulme düşkün bir yüzbaşından duyduğu cezalandırma yönteminden söz eder. Doğu’da uygulandığı ifade edilen bu cezaya göre, suçlu bağlanarak kalçasının üzerine bir kavanoz yerleştirilir ve kavanozun içine konan sıçanların anüsten girişi beklenir. Hasta, söz konusu “cezalandırma” yöntemini duyduğundan beri, bu olayın, sevdiği kadın ile yıllar önce ölen babasının başına gelebileceği düşüncesiyle boğuşmaktadır ve saplantılarından kurtulmak için Freud’a başvurmuştur. Freud yer yer hastasının ürettiği çağrışım yığınını analiz ederek, bazen de hastanın pek çok içgüdüsü için uyaran niteliğinde olan bu cezanın anımsattığı hatıraların izini sürerek bir dizi sonuca varır ve hastanın sıçan sanrısı ortadan kalkar. Baskılanmış cinsel suçluluk itkilerinden, tetiklenen anal erotizme, frengi hastalığı korkusundan, ödipal mücadelelere varıncaya kadar türlü kabulleri kat eder Freud’un çözümlemesi. Bazı edebi anlatılara da başvurur. Sıçanların bastığı köyde sihirli kavalını üfleyerek onları suya döken ama hizmetinin karşılığını alamayınca köy çocuklarını kavalından çıkan sesle büyüleyip köyü onlarla beraber terk eden Fareli Köyün Kavalcısı ve yine sonradan masallaştırılan bu Ortaçağ efsanesinden ilham alan Henrik Ibsen’in Küçük Eyolf oyununda, ruhları ölüler âlemine iletmesi gerektiği için Eyolf’u lanetleyerek kendisini suya atmasına sebep olan sıçan-kadın figürü; Goethe’nin Faust’unda Auerbach’ın Mahzenindeki sahnede “kendi canlı benzerini bir sıçanda bulan” kahraman, her birinin psikanalitik yorumu, hastanın kompleksler kümesindeki bastırılmış bir itkiye tekabül eder. Bu itkiler yüceltimle dönüşürken libidinal ve saldırgan içeriklerini muhafaza ederler. Tüm bir kültürel üretim süreci bundan payını alır.

    Uygarlığın huzursuzluğu, yüceltilmiş itkilerde muhafaza edilen içeriğin –sıçanların– her an geri dönme tehdidinden ileri gelir. Bu bağlamda suçluluk duygusunun uygarlıkta temel bir işlevi vardır; itkilerin yüceltimi olarak kurumlar, bireysel diye nitelendirilebilecek bir sırrı ve bu sırdan doğan suçluluk duygusunu evrensel bir yazgı durumuna dönüştürmüştür. Üstelik bu yazgı, “Oeidipus’un duygulanımsal çekirdeğini”, başka bir ifadeyle “unutuşun özenle sildiği bir tarihöncesinin yara izini” taşıyan insanlığın hem özü hem de kabuğudur. Nasıl ki yara izi aynı anda deneyimin de acının da işareti olabiliyorsa, kabuğun kırılması da, hem ekine hem de çürümeye giden yola açılır. Bundandır ki bir Freud okuru olan Ricœur’ün nevrozun menşeini ve kültürün kökenini bulduğu duygulanımsal çekirdekte, Walter Benjamin tarihin inşasını, Adorno ve Horkheimer aptallığın kaynağını ve Derrida da arşiv hummasını tespit etmiştir, elbette her biri kendi özgün tarzında Freud’a başvurarak.

    Devamı bu sayıda...
Efe Baştürk - Yaralanabilirliğin Kökenselliği Üzerine Bir Epilog
Todd May - Neyi Olumlamalıyız?
Alyson Cole - Hepimiz Yaralanabiliriz, Ama Bazıları Diğerlerinden Daha Çok Yaralanabilir: Yaralanabilirlik Çalışmalarının Politik Muğlaklığı, Tereddütlü Bir Eleştiri
  • Patocka ve Sarsılmışların Dayanışması - Emre Şan

    Politik bir “dissident” hakkında konuştuğumuzda, bulunduğu ülkenin siyasi otoritesinin meşruluğunu sorgulayan bir muhaliften söz ederiz. Türkçeye rejim muhalifi olarak tercüme edilen “dissident” kavramı, 1970’lerin başında Sovyetler tarzı totaliter rejimlerde otoritenin çizdiği sınırların dışında muhalefet yapan, iktidar ile arasına mesafe koyan, rejimin meşruiyetini tartışan ve sorgulayan kişiler için kullanılır. Söz konusu rejimlerin polisi ve yargısı “dissident”leri, iktidarın ideolojisine ve politikalarına boyun eğmemek ve dolayısıyla halka ihanet etmek suçlamalarıyla karşı karşıya bırakıyordu. Bu rejimler içerisindeki “dissident”ler ise maruz kaldıkları tehlikelere rağmen içinde bulundukları rejimleri insan haklarını koruma altına almaya davet ettiler. 1989’dan itibaren “dissident” kavramının anlamının genişletilerek dünyanın farklı yerlerindeki politik muhalifler için de kullanıldığına tanık oluruz. Örneğin tıpkı Andreï Sakharov ve Vaclav Havel gibi Nelson Mandela da “dissident” olarak nitelenir. Öyleyse bugün “dissident”leri nasıl tanımlamamız gerekir? Michel Eltchaninoff’un Les Nouveaux Dissidents kitabında yazdığı gibi “Dissident (rejim muhalifi) dışarıdan gelen bir düzen bozucu değildir. Onu değerli kılan şey bizzat içinde bulunduğu ve eleştirdiği sistemin bir sonucu olmasıdır. O sistemin tipik bir meyvesi hatta model ürünüdür. Bu onun itirazını hem etkili kılar hem de herkes tarafından duyulmasını sağlar.” Dolayısıyla “dissidence” insanın içine düştüğü, yavaş yavaş kendini içinde bulduğu bir eylem biçimidir. Vaclav Havel’e göre totaliter rejimlerde yurttaşlar bir yalanı yaşamayı bırakıp hakikat içinde yaşama isteklerini dillendirdiklerinde muhalif olurlar. Söz konusu insanlar fiili olarak “dissident” olana kadar bir muhalif olduklarının farkına varmazlar. Bu bağlamda, “dissident” şiddetli bir isyancı ya da gizli, yasadışı bir savaşçı değildir. “Dissident” nefretle ya da yok etme arzusuyla yola çıkmaz. Onun gücü şiddeti dışlamasında, ilkeselliğinde ve saydamlığında yatar. Girişimi her şeyden önce etiktir.

    Bugün, sahte demokrasilerin işlediği ülkelerde, diktatörlüklerde ve çatışma bölgelerinde “dissident”lerin yeniden ortaya çıkışına tanıklık ediyoruz. Bir “dissident”in politik yaşamı riskleri ve mücadeleyi içerir fakat bu kavramlar onların hissettiği acının, eziyetin ve haksızlığa karşı öfkelerinin (thumos) politik yaşamlarındaki rolünü açıklamak için yeterli değildir. Bu yüzden yaralanabilirliğin ve kırılganlığın sadece öznel bir betimleme olmadığını, “dissident” için harekete geçirici bir güç olduğunu iddia edebiliriz. Yaralanabilirlik politik mücadelenin anlamının ve eyleminin bir parçası ise “dissident”ın politik boyutunu nasıl yorumlamalıyız? Bu bağlamda Çek filozof ve “dissident” Jan Patocka’nın “sarsılmışların dayanışması” teorisinden hareketle yaralanabilirlik ve politik mücadele arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya çalışacağım.

    Patocka felsefesinin üç ana kaynağından söz edilebilir. Patocka bir yirminci yüzyıl filozofudur ve felsefi girişimi Husserl’in ve Heidegger’in izinde fenomenolojik olarak nitelendirilebilir. Husserl’in felsefesinin etik sonuçlarını en tutarlı bir şekilde yorumlayan düşünür Levinas ise, hiç kuşkusuz Alman filozofun kriz düşüncesinin politik sonuçlarını en tutarlı bir şekilde yorumlayan düşünür Jan Patocka’dır. Fenomenolojinin etik yaklaşımı Patocka’ya göre politika ile ilişkiyi zorunlu kılar zira etik ilişki Levinas’ın yaklaşımının aksine politik alanda tezahür etmelidir. Patocka fenomenolojiyi tarihin ve politikanın alanına taşır. Çek filozof bireysellik yerine tarihsellik ve topluluğa öncelik vererek kendisinden önce fenomenolojik araştırmaların merkezinde yer almayan eylem, savaş, tarihsellik, politik mekân, polemos kavramlarına eğilir. Mekânın kolektif açılımı olarak politika fikrinin analizi bizi kurucu ve yaşayan mekân ve kurulu ve nesnel mekân fikirleri arasındaki ilişki sorununa götürür. Diğer yandan akademik hayatı boyunca fenomenoloji üzerine ders vermesi yasaklanmış olan Çek filozof mükemmel bir Antik Yunan felsefesi uzmanıdır ve Platon ve Aristoteles üzerine eserler yazmıştır. Son olarak, bizzat Çek kültürünün üç büyük figürü Comenius, Mácha ve Masaryk üzerine çalışmıştır.

    Döneminin diğer filozoflarının aksine Patocka’nın siyaset felsefesinden bahsetmek epey güçtür çünkü o kavramsal düzeyde, demokratik işleyiş, sosyal adalet ve devlet teorisi gibi konulara eğilmemiştir. Aslında Patocka’yı ele almamızın nedeni Çek filozofun kavram ile kolektif eylem arasında yeni bir ilişkinin peşine düşmüş olmasıdır. Bunun arkasında yatan sebep felsefeyi politik durumlara angaje etmektir. Onu insan hakları özelinde tarihi bir figür haline getiren olay Ocak 1977’de Çekoslovakya’da yayımlanan 77 Bildirgesi’nin sözcülüğünü yapması ve siyasi polisin 11 saat sorgusunun ardından 67 yaşında hayatını kaybetmesidir. Bu olay totaliter rejimlerin en az Sokrates’in Atina’sı kadar kamusal alandaki felsefeye düşman olabileceğini göstermiştir. 77 Bildirgesi farklı düşüncelerden gelen muhaliflerin bir araya gelerek imzaladığı ve insan hakları ihlallerine karşı dikkat çekmeyi hedefleyen bir bildirgedir. Bildirge rejimin 1975’te Helsinki’de imzaladığı İnsan Hakları Sözleşmesini hatırlatmaya ve rejimi korucusu olduğu yasaları uygulamaya davet eden bir yurttaş girişimidir. Söz konusu girişim anti-politik yaşama karşı politik yaşama çağrıdır. Bildirge Çekoslovakya’daki baskıcı düzene itiraz eden, sosyal davranışları kısıtlayan kurallara karşı çıkan politik bir eylem olduğu için sosyal davranış ve politik eylem arasındaki sınırları bulandıran bir özgürlük deneyimi olarak betimlenebilir. Patocka’ya göre ise bu tarz bir girişim insan özgürlüğün karmaşık yapısının ve içsel dramının göstergesidir. Ona göre felsefe insanı politik düzenden ve onun sabit anlam yapılarından özgürleştirip dünya ve başkaları karşısındaki sorumluluğa taşır. Dolayısıyla Çek filozofa göre felsefi olarak düşünmek ve politik olarak eylemek insanın ne olduğu sorusunu sormak anlamına gelir.

    Devamı bu sayıda...
Zeynep Direk - Hakların Öznesi Olmak: Kırılganlıktan Özerkliğe
Bergen Coşkun Özüaydın - Lanetliler, Utanmazlar ve Sorumlular

Söyleşi
Judith Butler ile Söyleşi
Fulden İbrahimhakkıoğlu - Kırılganlığın İadesi: Egemenlik ile Biyo-İktidar Kesişiminde Eril Siyaset
  • Yaralanabilirlik Üzerine Feminist Düşünceler: Saygısızlık, Yükümlülük, Eylem - Ewa Plonowska Ziarek

    Siyasi ve Etik Yaralanabilirlik Arasındaki Fark Nedir?

    Yaralanabilirlik, en azından 1970’lerden bu yana, uluslararası sosyal bilimlerde önemli bir araştırma alanı olarak ortaya çıktı. Sosyoloji, iklim değişikliği, siyaset ve kültürel coğrafya gibi farklı disiplinleri bir araya getiren bu yaralanabilirlik çalışmaları, toplumların doğal, ekonomik ve siyasi felaketlere maruz kalışıyla ilgileniyor. Ulusal savunma alanında, yaralanabilirlik bir güvenlik zaafı, düşman bir gücün ya da, son zamanlarda olduğu gibi, terörizmin bir saldırısına açık olma anlamına geliyor. Toplumları korumak için, doğal afetlerden siyasi yıkımlara, ekonomik/siyasi güç yitiminden askeri savunma zayıflığına, yaralanabilirliğin örüntü ve sebeplerinin hesaplanması, önlenmesi veya en azından yönetilmesi gerekir. Nitekim bu, ister üniversitelerde ister siyasi, ulusal ya da uluslararası örgütlerde olsun, küresel yaralanabilirlik çalışmalarının amacıdır. Bu çalışmalar dünya genelinde toplumları ve doğal çevreyi kontrol altında tutup korumayı hedeflediklerinden, bu anlamıyla yaralanabilirlik, biyo-siyasetin küresel ölçekte yayılmasını temsil eder. Yaralanabilir kişilerin (genelde, ırk ayrımcılığına maruz kalan kadın ve çocuklarla temsil edilirler) ve doğanın korunması daima güvenlik adına gerçekleştirilir. Hardt ve Negri’ye göre bu, biyo-siyasetin yapıcı bir yönü ve meşrulaştırılmasının yeni bir aracıdır. Ordu veya polis gücünün güvenlik adına seferber edilmesi sürekli bir tehdit gerektirdiğinden, terörizm ve kaçak göçmen akınlarından uyuşturucuyla mücadeleye dek, toplumların iç ve dış tehlikeler karşısındaki yaralanabilirliği bu meşrulaştırmanın bir aracı olmaktadır.

    Diğer yandan yaralanabilirlik –hiç kuşkusuz, toplumların güvenliği meselesiyle onun “diyalektik ötekisi” olarak bağlantılı bir şekilde– kişisel gelişim alanına da hâkim olmuş durumda. Yaralanabilirlik, kitaplardan talk şovlara, bireylerin bizzat yönetmesi gereken bir risk ya da üzerine titremesi gereken yeni bir erdem olarak anlaşılıyor. Ahlaki bir erdem olarak yaralanabilirlik, olumsuz çağrışımlarından sıyrılıp başkalarıyla empati ve bağ kurma yeteneğiyle –yani geleneksel olarak orta sınıf mensubu beyaz kadınlara atfedilen özelliklerle– ilişkilendiriliyor. Dolayısıyla, toplumların güvenliği meselesinin karşısında, ya kendi kendini yönetme ya da yeni erdemler kazanma olarak anlaşılan bireysel ahlak yer alıyor.

    Burada yanıt aramak istediğim temel soru, biyo-siyaset, güvenlik ve kendi kendini yönetme dışında farklı bir yaralanabilirlik söyleminin mümkün olup olmadığıdır. Yaralanabilirlik, küresel veya bireysel ölçekte bir risk yönetiminin ötesinde, siyasetle etiğin farklı bir kesişimine işaret edebilir mi? Feminist bir siyaset ve etik tarafından kullanıma sokulabilir mi? Siyaset alanında, yaralanabilirliğin birbirine zıt fakat yine de birbiriyle bağlantılı iki farklı anlam taşıdığını düşünüyorum. Feminist ve ırkçılık karşıtı mücadelelerde, yaralanabilirlik her şeyden önce ırkçı ve cinsiyetçi şiddete tabi olma, bedensel yaralanma ve ölçüsüz bir yoksunlukla birlikte düşünülüyor. Diğer bir deyişle, tahakküm ve gücün zarar verici ve yıkıcı sonuçlarına işaret ediyor. Bununla birlikte, yaralanabilirliğin olumlu bir anlamı da var: öznelerarası bir özgürlük, eylem ve siyasete katılım koşulu olarak da görülebilir. Dolayısıyla, şiddet ve yıkımın karşıtı, kişisel veya ulusal güvenlik ya da risk yönetimi değildir. Aksine, güvenlik vurgusu biyo-iktidarı idame ettirir ve dolayısıyla bizzat özgürlüğün gerçekleşme koşullarını tehlikeye atar. Bu yüzden de, risk yönetimine bir alternatif olarak, daha kapsamlı bir özgürlük ve adalet anlayışı için mücadeleyi öneriyorum.

    Bu makalenin temel iddiası, yaralanabilirliğin bu iki siyasi anlamının –şiddete tabi olma ve özgürlük mücadelesi– üçüncü bir anlamla, yaralanabilirliğin etik anlamıyla bağlantılı olduğudur. Etik derken, öznel bir “erdem” ahlakından ziyade, Emmanuel Lévinas’ın önermiş olduğu belirli bir etik anlayışını kastediyorum. Lévinas’ın büyük etki uyandıran sorumluluk kuramına göre etik, odak noktasını öznenin yaralanabilirliği olmaktan çıkarıp başkasının içinde bulunduğu zor duruma kaydırır. Bu tür bir etik, başkasının şiddete maruz kalışından sorumluluk duymaya davet eder ve başkasının kırılganlığının tahrik edebileceği bir saldırganlığa karşı tetikte olmayı gerektirir. Sorumluluk, siyasi özgürlük mücadelelerine karşı olmak şöyle dursun, özgürlüğün etik vektörü adını verdiğim şeyi ön plana çıkarır. Bu makalede, feminist bir analizin öznelleştirme, liberalizm veya biyo-siyaset suçlamalarından kaçınabilmek için, yaralanabilirliğin her üç anlamını da –tahakkümün sonuçları, özgürlük mücadelesi ve etik yükümlülük– dikkate alması gerektiğini ileri süreceğim. Siyasi ve etik bir mesele olarak yaralanabilirlik, daha fazla güvenlik veya daha etkili bir risk yönetimi değil, aksine, daha kapsamlı siyasi ve etik söylemler icat etmeyi ve siyasi praksise katılımı gerektirir.

    Devamı bu sayıda...
Özen Nergis Dolcerocca - “Bu kadar alegori yeter!”: Hayvan, Dil ve Mülksüzlük üzerine
Sinan Kadir Çelik - Eski Yunan’da Mülksüzleşme Biçimleri: Kinik ve Epikürcü Okulların Pratikleri Üzerine Bazı Notlar
Mesut Hazır - İlişkilerin İlga ve İnşası: Postmodern Toplum İçin Bir İlişkiler Sosyolojisi Denemesi

Kitap
Zeynep Direk - Mülksüzleşme – Siyasaldaki Performatif

Geçen Sayıdakiler
Kötülük

Yazarlar Hakkında

Abone olmak için idealdergi@idealkultur.com adresine mail atabilir ya da 05559811838 - 02125288541 numaralı telefonları arayabilirsiniz.

* E-posta adresiniz hiç kimseyle paylaşılmayacaktır.